29 Mart 2020 Pazar





Kahve Kokusu

2001'de, Bergama'da Grup Psikoterapileri Kongre'sinde Travma grubuna katılmıştım. En az 20-25 kişiydik. “Neden buradasınız” dedi hepimize sırayla grup yöneticimiz. Ben hematolojik hastalık tanısı alan hastalarla çalıştığımı ve hastalarımın tanıyı öğrendiklerinde yaşadıkları travmayı nasıl baş edebilecekleri konusunda donanmaya gereksinim duyduğumu söyledim. Çok büyük bir travma yaşadıklarını düşünüyordum. Herkes kendi çalıştığı ortam ve koşullarını anlattı sırayla. Dinlediklerim karşısında oldukça şaşkındım. İşkence mağdurları ile çalışanlar vardı hem de gencecik yaşta. Cinsel tacize uğrayanlarla çalışanlar, daha nice nice travma mağdurları ile.

Sonra bana döndü ve bu gruptaki en şanslı danışanlarla çalışan danışman belki de sensin diye ekledi. O hastalar, dünyanın en donanımlı, en iyi eğitim almış hekimleri tarafından tedavi edildiğini, donanımlı hemşireler tarafından bakıldığını, nice bilim adamı, kimyager ve biyoloğun laboratuvarlarda uzun emekler vererek bu hastalığın tedavisini bulmaya çalıştığını söyledi. Ayrıca onları çok seven aileleri var genellikle ve onlara her türlü desteği vermek için olağanüstü çaba gösteriyorlar diye de ekledi.

Grup yöneticimiz dünyanın pek çok yerindeki siyasi tutuklularla çalışmış, en diptekilere elini uzatmaya çalışmış yurt dışından gelmiş bir uzmandı. Bir örnek vermişti. Yer tam olarak neresi idi unuttum, bir Afrika ülkesi olabilir. Herkesten izole siyasi bir tutuklu ile ilgili görüşmesinde kendisini nasıl çaresiz hissettiğini anlattı bize. Ona destek olabilmem için tek bir ekipmanım bile yoktu elimde diye ekledi. Ne önerebilirim, nasıl destek verebilirim diye düşünmüş önce. Sonra tutukluya sormuş, sana gün içinde iyi hissettiren bir an, şey var mı diye. Tutuklu da günde bir kez verilen sıcak kahveyi nasıl dört gözle beklediğini anlatmış. Tek mutlu olduğu an o kahvenin geldiği zaman dilimi imiş. Terapistimizin bu hücre hapsindeki tutukluya sunabildiği tek seçenek, kahveden kahve saatinden aldığı hazzı olabildiğince uzatacak bir öneri olmuş. O an aklına geliveren tek çare. Tutukluya, o buharları üstünde tüten nefis kokulu kahveyi derin derin koklayarak, yavaş yavaş içmenin mutluluk veren bu zaman dilimini uzatabilir diye umut ederek.

Teorik ağırlıklı üç günlük çalışmanın sonuncu günü benzer bir deneyimi bize de yaşattı. Elinde yaklaşık iki üç kilo elma ile gelmiş ve elmaları grubun ortasına bırakmıştı. Üç saat boyunca grubun ortasında duran kırmızı elmaları seyretmiş, orada neden durduğunu hepimiz merak etmiştik. Grubun son on beş dakikasında elmaları ikiye bölerek her birimize yarımşar elma verdi. Yarım elmaları alıp gözlerimizi yummamızı söyledi. “Önce elinizle elmanın her tarafına dokunun, ısısını, parlaklığını, kabuğunun kayganlığını, kesik iç tarafın yumuşaklığını hissedin, sonra, uzun uzun koklayın, tadını hayal edin, daha sonra da yavaş yavaş ısırın, yavaş yavaş çiğneyin, tüm aroması ile lezzetinin hazzını yaşayarak elmanızı yiyin” dedi. Yarımşar elmamızı dünyanın en lezzetli meyveymişçesine yemiştik.  

O gruptan gerçekten de çok güçlenerek çıktım. Çalıştığım ünitede sorumluluklarımı yerine getirirken ne çok desteğim olduğunu fark ederek. Sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getiren bilgili ve donanımlı bir ekiple çalışmakta idim ve yapmak istediğim her çalışmada ekibimin desteği arkamdaydı.

Ne zaman bir kahve içsem uzun uzun koklarım, koklarım.

Nazmiye Atalan

1 yorum:

  1. TEŞEKKÜRLER..
    farkındalıkların ve farkettiklerin için. iyi ki varsın

    YanıtlaSil