3 Nisan 2020 Cuma


Bir Müzik Şöleni, 2CELLO Sydney Konseri
Dün ve yine bu sabah TRT 2’de izleyip, bana ilaç gibi gelen bu
şahane konser hakkında bir şeyler söylemek isterim. Adeta müzikle terapi. Zaten sanat hangi alana girmiş de iyileştirmemiş ki! İnsanın onlarca tanımlaması içinde sanatçı insan diye bir tanımlama yoksa ben de bu tanımı eklemek isterim. En insanca olanı. İnsanın her haline uyan, insanı diğer canlılardan faklı kılan bir armağan sanat. Nice yeteneklerle donanmış olan insanı doruklara taşıyan kuşkusuz sanat olmalı.

Birkaç gün önce arkadaşım önermişti ama o gün izlemekte olduğum filme kıyamamış ötelemiştim. Nasılsa bir hafta içinde geçmiş programları izleme olanağım vardı, yarın izlerim dedim. Öyle de yaptım. Akşam kanepeye uzandım ve programı buldum. 2Cello, Sidney konseri. Son yılların olağanüstü sempatik Hırvat sanatçıları Stjepan Hauser ve Luka Sulic* ve olağanüstü mekandaki bir konser. Sidney Opera binasında. Ünlü, yeni yıl kutlamalarında görmeye aşina olduğumuz, kah bir yelkenli gemi kah istiridye kabuklarının iç içe geçmiş hali gibi fantastik mimarisi olan bina. Hauser konser öncesi seyircilerine şöyle diyor. “İnanılmaz… cennetin simgesi olarak görülen bu yerde çok heyecanlıyız”. Konser salonunun içi devasa, görkemli, alabildiğine göz alıcı. Ya o izleyici kalabalığı… Akşam izlerken yaşadığım coşkuyu nasıl anlatsam bilmem. Sabah kalktığımda ilk işim yine aynı kanalı açıp, bu tadı damağımda kalan müzik ziyafetiyle yaptım kahvaltımı.

Neler neler düşündürmedi ki bana bu konser… Tabi ki birkaç yıldır hiç konsere gitmediğimi fark ettim önce. Zaten Atatürk Kültür Merkezi, önce onarılacak denip hizmet dışı bırakıldı, giderek camları kırıldı ve uzun yıllar izbe bir görünüme terk edildi. An be an çöküşüne tanıklık ettiğim o güzide mekanım artık yoktu. Sözde yerinde çok daha görkemli bir sanat merkezi yapılacaktı. Hiç planda olmayan bir cami alabildiğine hızla yükselirken Taksim Meydanında, Adeta Taksim’in sembolü, buluşma noktası olan AKM’nin önünde afişten sembolik resmiyle öylece kalakaldı. Ne çok konser, festival gösterileri, opera izledim orada, ne çok. Ama hep amatör bir ruhla. Belki coşkumu sözle aktarsam da yazıya dökmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Cumhuriyet Gazetesinden sanat köşesini okur, bir koşu AKM de alırdım soluğu. Özellikle Filiz Ali’nin müzik eleştirilerini hiç kaçırmazdım.

Derinden duyguları yüzlerine, mimiklerine yansıyan, sonuna doğru adeta çıldıran iki çellist, ardındaki şahane orkestra ve muazzam kalabalık seyircisinin büyülenmişçesine izlediği bu konseri Filiz Ali izleseydi ki eminim izlemiştir, nasıl bir köşe yazısı yazardı diye düşündüm. Ben amatör bir müzik eleştirmeni olarak neler neler gördüm, neler neler düşündüm. Nerelere gittim... Nasıl gitmem. Baba filminin müziği ile başlayıp, artık ezbere bildiğimiz Aşk Hikayesi, Titanik, Cesur Yürek, Gladyatör ve daha nice film müziklerini huşu ile dinledim. Belki de bu iki çellistin yorumuna hayran tüm bu sevdiğim müzikleri daha hiç bu kadar keyif alarak dinlemediğimi fark ettim.

Severek izlediğimiz nice filmin müziği o usta iki çellistin ve ardındaki muhteşem orkestranın eşliğinde, salonun olağanüstü akustiği ve hayran izleyicileri ile buluşup öyle olağanüstü harmanlanmış ve eşsiz bir müzik demetine dönüşmüş ki... Akşam izlerken de sabah dinlerken de yerimde çakılı kaldım. Büyülendim. Kımıldamadan, adeta soluk almadan, bir konser salonundaymışçasına, adeta o izleyicilerin arasındaydım.

Kah hüzün kah neşe ve coşku ile çaldıkları çello aletlerinden gözümü alamadım. Ses sanatçısından tutun da piyano, keman, flüt, arp, gitar, klarnet, bağlama, davul zurna daha nice enstrümanın as solist olduğu nice dinletilere “2Cello” ile yeni assolistler ekledim dağarcığıma.

Klasik çello faslı biter bitmez, sahneden koşarak ayrıldılar ve aynı hızla, kostümler ve enstrümanlar değişmiş olarak, elektro çelloları ile döndüler. Daha enerjik ve inanılmaz bir coşkuyla konser sürdü dakikalarca.

Bu bende bir huy. Ne zaman böylesi güzel bir etkinliği izlesem ve tek başınaysam, birileriyle o anı paylaşamamış olmanın hüznünü de yaşarım. Keşke şu da olsaydı yanımda, keşke o da görebilseydi, benim yaşadığım coşkuyu sevdiğim kişi de yaşasaydı der dururum. Bugün de aynı duygularla yaşadığım bu coşkumu dile getirmek paylaşmak, çoğaltmak istedim. Sanırım TRT 2‘deki bu program bir süre daha gösterilecek. Çoğu programında olduğu gibi yinelenecek. Kaçırmayın derim. Salık veririm.

*2013 Aralık ayında Zorlu Merkezde, Eylül 2014 yılında Açık Hava Konser Konser Salonunda konser veren ve dakikalarca ayakta alkışlanan ikili.

Nazmiye Atalan

29 Mart 2020 Pazar





Kahve Kokusu

2001'de, Bergama'da Grup Psikoterapileri Kongre'sinde Travma grubuna katılmıştım. En az 20-25 kişiydik. “Neden buradasınız” dedi hepimize sırayla grup yöneticimiz. Ben hematolojik hastalık tanısı alan hastalarla çalıştığımı ve hastalarımın tanıyı öğrendiklerinde yaşadıkları travmayı nasıl baş edebilecekleri konusunda donanmaya gereksinim duyduğumu söyledim. Çok büyük bir travma yaşadıklarını düşünüyordum. Herkes kendi çalıştığı ortam ve koşullarını anlattı sırayla. Dinlediklerim karşısında oldukça şaşkındım. İşkence mağdurları ile çalışanlar vardı hem de gencecik yaşta. Cinsel tacize uğrayanlarla çalışanlar, daha nice nice travma mağdurları ile.

Sonra bana döndü ve bu gruptaki en şanslı danışanlarla çalışan danışman belki de sensin diye ekledi. O hastalar, dünyanın en donanımlı, en iyi eğitim almış hekimleri tarafından tedavi edildiğini, donanımlı hemşireler tarafından bakıldığını, nice bilim adamı, kimyager ve biyoloğun laboratuvarlarda uzun emekler vererek bu hastalığın tedavisini bulmaya çalıştığını söyledi. Ayrıca onları çok seven aileleri var genellikle ve onlara her türlü desteği vermek için olağanüstü çaba gösteriyorlar diye de ekledi.

Grup yöneticimiz dünyanın pek çok yerindeki siyasi tutuklularla çalışmış, en diptekilere elini uzatmaya çalışmış yurt dışından gelmiş bir uzmandı. Bir örnek vermişti. Yer tam olarak neresi idi unuttum, bir Afrika ülkesi olabilir. Herkesten izole siyasi bir tutuklu ile ilgili görüşmesinde kendisini nasıl çaresiz hissettiğini anlattı bize. Ona destek olabilmem için tek bir ekipmanım bile yoktu elimde diye ekledi. Ne önerebilirim, nasıl destek verebilirim diye düşünmüş önce. Sonra tutukluya sormuş, sana gün içinde iyi hissettiren bir an, şey var mı diye. Tutuklu da günde bir kez verilen sıcak kahveyi nasıl dört gözle beklediğini anlatmış. Tek mutlu olduğu an o kahvenin geldiği zaman dilimi imiş. Terapistimizin bu hücre hapsindeki tutukluya sunabildiği tek seçenek, kahveden kahve saatinden aldığı hazzı olabildiğince uzatacak bir öneri olmuş. O an aklına geliveren tek çare. Tutukluya, o buharları üstünde tüten nefis kokulu kahveyi derin derin koklayarak, yavaş yavaş içmenin mutluluk veren bu zaman dilimini uzatabilir diye umut ederek.

Teorik ağırlıklı üç günlük çalışmanın sonuncu günü benzer bir deneyimi bize de yaşattı. Elinde yaklaşık iki üç kilo elma ile gelmiş ve elmaları grubun ortasına bırakmıştı. Üç saat boyunca grubun ortasında duran kırmızı elmaları seyretmiş, orada neden durduğunu hepimiz merak etmiştik. Grubun son on beş dakikasında elmaları ikiye bölerek her birimize yarımşar elma verdi. Yarım elmaları alıp gözlerimizi yummamızı söyledi. “Önce elinizle elmanın her tarafına dokunun, ısısını, parlaklığını, kabuğunun kayganlığını, kesik iç tarafın yumuşaklığını hissedin, sonra, uzun uzun koklayın, tadını hayal edin, daha sonra da yavaş yavaş ısırın, yavaş yavaş çiğneyin, tüm aroması ile lezzetinin hazzını yaşayarak elmanızı yiyin” dedi. Yarımşar elmamızı dünyanın en lezzetli meyveymişçesine yemiştik.  

O gruptan gerçekten de çok güçlenerek çıktım. Çalıştığım ünitede sorumluluklarımı yerine getirirken ne çok desteğim olduğunu fark ederek. Sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getiren bilgili ve donanımlı bir ekiple çalışmakta idim ve yapmak istediğim her çalışmada ekibimin desteği arkamdaydı.

Ne zaman bir kahve içsem uzun uzun koklarım, koklarım.

Nazmiye Atalan

24 Mart 2020 Salı

Yaşamak Kutsal








Yaşamak Kutsal

Elbet güneş en güzel haliyle parlayacak, kuşlar havalanacak, cıvıl cıvıl olacak dünya. Balıklar temiz bir deniz, kuşlar özgür bir gökyüzü bulduğunda. Eksilmesin yeter yüreğimizdeki cevahir.

Kim bilir belki de milyonlarca insan kafesteki, hayvanat bahçesindeki, para basan cazibeli akvaryumlardaki balıklarla empati kurdu bu kısacık zamanda. “Bülbülü altın kafese koymuşlar vatanım” demiş ya güzel bir atasözü, ilk öğrendiğim atasözü ve özgürlüğün değerini kavradığım an.

Temizliğin önemini yüzlerce kez duyduğumuz ve binlerce kez daha duyacağımız bu günlerde kim bilir yüz binlerce insan düşündü kirlilikten ölen, denizlerdeki, göllerdeki, nehirlerdeki balıkları, karaya vuran deniz yıldızlarını, ahtapotları, binlerce çeşit deniz canlısını. Çünkü onlar olmazsa insanlar da olmaz.

Kim bilir on binlerce insan düşündü zaman zaman kuşları, gökyüzüne çevirdiğimizde yüzümüzü, göremezken gökyüzünü. Kuşların vatanını istila eden devasa ve sırça kaplı gökdelenlere çarparak ve can çekişerek ölen kuşları. Kuş türleri ne de çok azaldı.

Binlercemiz düşündü yoksulluğu, açlığı, sosyal adaletsizliği, işsizliği, evsizliği… sokakta yaşayanların hızla artan bir dünyadayız heyhat bunca yükselirken gökdelenler, evlerine stoklarken /makarna devri çoktan kapandı/ bilimum enfes yiyecekleri, bir değil birkaç derin dondurucu dolaplarında. Üstelik ya yetmezse diye ödü patlayanlar hala öyle çok ki. Mikroptan çok aç kalmaktan korkanlar en çok toklar. Marketlere hala hücum var. Şükretmek yetmez, paylaşmak gerek diyen birileri de var mutlak.

Kedi köpek besliyor diye evinde hatta onları sokakta besliyor diye hedef gösterilenlerin hiç de azımsanmayacak olduğu bir dünya düzeninde, kim bilir bir kedim de yok diye hayıflananlar da var benim gibi 😊

Hangi taşlar yerinden oynadı, kimler artık değişmeliyim, değişmem gerek dedi, beş milyarlık dünya nüfusunda bu yüzde kaç.

Arılar ölürse insanlar da ölür heyhat, yaşamak kutsal.

                                                                                         Nazmiye Atalan


18 Mart 2020 Çarşamba



18 Mart 2020

Korono Günleri; dünden bugüne bendeki tezahürü

En az iki aydır zaman zaman kamuoyunun gündeminde olsa da, en fazla Çin’in sorunu gibi görünen korononun bunca zaman sabredip, daha bir hafta içinde dünyanın sorunu oluvermesine alışmak benim için hiç de kolay olmadı. Pek çoklarımız gibi ben de bu konuyu inkar ettim, görmezden geldim ve hatta bu konuyu gündemine alan arkadaşlarımı sakinleştirmeyi ve alternatif tezleri olan hekimlerin konuşmalarını dinleterek sakinleştirmeyi bile denedim. Zaten benim gibi düşünen ne çok arkadaşım vardı.
Bugün 18 Mart Salı ve bu konuda ilk izleyip ve de onayladığım, inanarak paylaştığım bir video var feysbuk sayfamda 10 Mart Salı gününe ait. 12 Mart Perşembe günü okulların tatil edildiğini öğrendiğimde nasıl da şaşırdım, bozuldum hatta. Hemen bu haftamı boşalttım, nasılsa torunum benimle kalırdı, annesinin iş yerinin de tatil verebileceği aklıma mı gelirdi. O geceki Abazaca kursumuzda hocamız bizden çok bozulmuşa benziyordu derneğimizdeki etkinliklerin geçici bir süre durdurulmasına. Normalde onda biten kursumuzu on ikide bitireceğiz bu akşam demez mi!
Perşembe günü, aylardır çıkmadığım pazara bile çıktım, gördüğüm birkaç maskeli insana hafiften gülümseyerek/ bir nevi tepeden baktım. Cuma günü sitemizin anneannesi ölmüştü, hiç çekinmeden camiye gittim uğurladım. Akşam beş çayı içtim iki arkadaşımla. Biri tam da benim gibi cabbar, soğukkanlı diğeri de alabildiğine kaygılı, elimden geldiğince onu sakinleştirme gayretine girdim. Ayrılırken kahramanlar gibi öpüştük, bu kadar abartı da neyin nesi dedi hatta cabbar arkadaşım. Nasıl da mutlu oldum.
Yetmedi, cumartesi günü, ne zamandır dışarda buluşmak istediğim bir arkadaşımla Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezinde buluştuk. Çay getiren delikanlı bize kapkara plastik eldivenlerle servis yapınca ikimiz de hafiften bir kahkaha attık. Ayrıca o simsiyah plastik eldiven de neyin nesiydi, biraz da irkilerek baktım. Gün boyu taksa da kirlendiğini görmemeleri için gibiydi adeta hijyeni asla çağrıştırmayan rengi. Zaten market vb. yerlerde takılan eldivenleri de ne kadar bilinçli takıyorlardı ki, hep sorgulamışımdır. Neyse, oradan da akşam yemeği için başka bir mekan aradık hiç kaygı yaşamadan. Zaten sokaklar da otobüsler de eskisini aratmayacak kadar kalabalıktı o gün. Hiç te yalnız değildik aslında. Dönüşte de yine sesli bir şekilde yineledik, kim korkar koronodan dedik ve öpüşerek vedalaştık.
Bunca ayrıntıyı neden mi anlatıyorum? Anlatıyorum çünkü şu son 15- 16 saat içinde yaşadığım duyguları anlamakta güçlük çekiyorum. Şaşkınım desem daha doğru. Kendi kendimi düş kırıklığına uğrattım adeta. İlk, dün gece, yatar yatmaz yaşadım bu duyguyu. Gerçi dün gece yaşadığım anlar daha çok duygusal anlara tanıklıktı daha önce pek tatmadığım. Benim kaygım değil de oğlumun bana ve babasına dair yaşadığı kaygıya ilk kez tanıklık etmemdi. Dün, benim için aldığı eksiklerimi getirmiş, daha kapıdan girerken "öpmek yok" diyerek doğruca lavaboya gitmişti. Konuşmaya elbette ki korono ile başladık, korono ile de bitirdik. Kafedeki kasada sürekli elini dezenfekte ettiğinden tut da, ellerinin şimdiden tahriş olmaya başlamasına, masaları silmekte kullandıkları kolonyanın piyasada olmamasına… “Sakın dışarı çıkma anne…istersen gel bizde kal anne… … sokağa çıkma yasağı olursa babamı da bize götürürüm” vb. Şu ana dek oğlumda hiç ama hiç duymadığım sözlerdi hepsi. soğukkanlılıkla yanıtladım tüm sözlerini. Ama benden söz aldı alışverişe gitmemem konusunda. Ne eksiğin olursa benden iste, iş dönüşü bırakırım diye ısrar etti. Çok kalmadı gitti. O an ne kadar etkilendim tüm bu konuşmalardan pek farkında değilim. Belki de bir film izlemeye daldım ya da başka bir şey. Ancak vakit gece yarısı olup yatağa gidince birden nasıl da duygusallaştım. Oğlumun bizim için bu kadar yoğun bir kaygı yaşıyor olması bana nasıl da koydu. Gözlerimden yaşlar geldi. Yaklaşık yarım saat sürdü bu durum ve baktım uyku gelmiyor, kalktım biraz okudum, her şey normale döndü, mışıl mışıl bir uyku çektim. Sabah uyandığımda kendimle biraz da gurur duyarak kalktım yataktan. Bugüne dek kimseye muhtaç olmamış olmama, dimdik ayakta duruşuma şapka bile çıkardım.
Ancak bugün öğleden sonra, bahçede, mis gibi temiz havada biraz yürüyüp, caddeye çıkar çıkmaz yaşadığım, hiç beklemediğim bir anda tüm bedenimi sarıveren kaygı beni nasıl da allak bullak etti. Daha önce hiç ama hiç aşina olmadığım bir duygu. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor, sanki aldığım nefes akciğerlerimin tüm çeperini dolaşamadığı için yarı yoldan geri dönüyor ve nefesim daralıyordu. Atkımı sardım burnuma yanımdan her geçen insanla karşılaştığımda. Maskeli insanlar ne kadar da çoktu. Keşke ben de bir maske taksaydım dedim, kızdım durdum kendime o kısacık yol boyunca. Sadece bir parça peynir almak idi niyetim oysa. Market kapısından girerken çarpıntım daha da arttı, peki oğluma, gelinme ne diyecektim bana bir şey olursa. Sanki havada, yerde, yanımdan, yakınımdan her geçenin nefesinden, marketin her milimetre karesinde bağırıyordu virüsler coronooo coronoo.
Ne oluyordu bana yahu, bu ben miydim bu kadın. Ne oldu o cabbar, hatta biraz da ukala, koronoya kafa tutan kadına! Utandım biraz kendimden, kızdım hatta. Bundan sonra mı tövbeler olsun diye koşar adım attım kendimi lavaboya😊