İnce Belli Çay Bardağı 20 Kasım 2018 Pazartesi /Sabah
Sabah son çayımı temiz bir bardağa koymak için rafa uzandım. Bu kez minik ve kendinden çiçekleri silinmeye yüz tutmuş bir bardak geliverdi elime her zamankinin aksine. Babam dedim hemen, babamın sevdiği türden bir çay bardağı. En küçüğünden ve en ince bellisinden olmalıydı babamın çayını içtiği bardak, bir ömür boyu. Ya da benim azıcık da olsa yakınlaşmayı göze alabildiğim son yıllarında. Sinirlenirdi başka bardağa çay koyduğumuzda. Göz yaşlarım çoktan hücum etmişti göz pınarlarıma bardağı elime alır almaz. Gerçi benim için hiç de yabancı olmayan bir duygu. Bu ne ilk ne de son çağrışım babama dair olan. Oysa her yanım annem. Rol modelim, çocukluğum ve genç kızlığım boyunca annem gibi olma arzum, tipim, sevgimi bir ömür aktardığım, en çok kayırdığım… Ama eşyalar dile geldiğinde ki olur bazen bana... hele de bardaklar dile geldiğinde en çok dillenen de babam. Babamın içimde bıraktığı eziklik. Eksik kalan, tamamlanmamış ne çok şey var babam olduğunda konu. Yok yok suçluluk duygusu tam anlamıyla.
Babamı son uğurlayışım en büyük yaram. Utancım. Kimselere itiraf edemediğim… Haydarpaşa’ya her gidişimde gözümün önüne geliveren o kahrolası sahne… Annemle babamı uğurlamak için gittiğimde, son kez oturduğu kompartıman koltuğundan bakışları bana şöyle söylüyordu adeta. "Gönderme beni, beni gönderme… Beni ancak sen iyileştirebilirsin, sen şifa bulabilirsin bu dermansız yarama" dercesine…
Oysa annem artık, yani uzun yıllardır ondan önce ölmekten korkuyordu. Yıllar yılı diline dolamıştı, babanız ölmez yavrum, onun sülalesi uzun yaşıyor, ben daha önce ölürüm göreceksiniz... Aralarında dokuz yaş vardı, az da sayılmaz.. Bir zamanlar babam da anlatmıştı bir amcaları 100 yaşını bir hayli geçmiş... Son yıllarda babam daha sık hastalanır olmuştu. Ne zaman babamı doktora götürsem, annem bana acır, kızım babanın bir şeyi yok aslında, hepimizi gömer dercesine sonu gelmeyen bıkkınlığını dillendirmeye başlardı. Herhangi bir zaman ya da her zaman bu serzeniş sürerdi aslında. Ömrünün son yarısını belki de “babanız ölmez kızım” dedi durdu. Beni gömer ama kendi ölmez… Ben önce ölürsem babanız size rahat vermez kızım, gelir tepenizde oturur derdi. Babanın istekleri bitmez derdi. Her öğün Abazaca “yahfozi”* ve “yag”** der, annemin artık bıkıp usandığı bu sonu gelmeyen yemek yeme seremonileri, annemde nefrete yakın bir duygu oluşturmuştu. Annem bir işe gömülmüş olurdu çoğu kez ve babam olağan kahve yürüyüşünü yapmış, acıkmış gelmiş olurdu. Evde yemek yoksa ki çoğu kez olmazdı, babam yoğurda gömülürdü. Yoğurt insan ömrünü uzatırmış ya, annem bunu da dilinden düşürmezdi, sabah öğlen akşam yoğurt yiyor ölmez yavrum babanız. Yüz yaşını da aşar. Abazalar uzun yaşar zaten… Ben ondan önce ölürüm kesin, bende kalp var, tansiyon var… Kiloluydu da annem. Şişmandı ama yaşına yakışan sevimli, sarıldığımda sımsıcak sarmalayan anaç bir şişman. Kibele gibi.
Evlenir, evi de kendisine baksın diye karısının üstüne yapar... genç bir kadınla evlenir, ölünce ev ona kalır… Öyle çok duydum ki bu ve benzeri sitemlerini. Öylesine içim acır, öylesine çaresiz hissederdim ki… Ne kavgalar edildi o ev yüzünden. Daha çocuktum bu kavgalara tanıklık etmeye başladığımda. Daha sekiz on yaşlarımdayken tanık oldum kavgaların en büyüğüne. Babam uzun süre hasta yatmıştı, belki bir belki de iki ay. Annem kuşkulandı babamın hastalığından, uzun süren inlemelerinden. O zamanlar ciddi bir zatürre geçirmiyor ya da ateşlenmemişse babamın doktora gittiğini pek anımsamıyorum. Babam hastalandığında uzun uzun yatar, zaman zaman inceden bir şarkı söylerdi Abazaca. Ne kadar çaresiz bir süreç yaşadığını, yalnızlığını anlardım sanki o yanık sesinde. O seslendiriş bir şarkı değil de bir sitem ya da bir yalvarıştı belki de yüce Ançua’ya. Ne çok inlerdi babam hasta iken yattığı yerden. Ne kadar çaresizdim o zamanlar.
İnsan uzun yıllar birlikte yaşamışsa bir adamla o adamın içini dışını biliyor işte. Sorgulamalar başladı evde. Cevapsız kalıyordu tüm sorular. Üç beş gün ara veriyor yine soruyordu annem. Sonuçta yatağında uzanmış, inleyen bir hasta görüyordu uzayan haftalar boyunca ve eli, kolu, dili bağlanıyordu elbette.
Köyden göçeli birkaç yıl olmuştu henüz. Göç sırasında ve sonrasında elde avuçta ne varsa, köydeki o güzel bahçeli evimiz, tarla, neyimiz varsa satılmış, mal mülk parası ile de göç ettiğimiz yerde yeni bir yaşam kurmak adına hayaller kurulmuş olmalıydı elbet. Annem bıkmadan usanmadan sorgular olmuştu, nerde o para diye. Babam da sonu gelmeyen sorgulamalar karşısında pes etmiş ve kumarda kaybettim deyivermişti işte. Çocuktum tabi, her anını, her sahnesini anımsamasam da o sabah uyandığımda gerçekten de annemin saçları bembeyaz olmuştu. Oysa şimdi düşünüyorum da… şimdi kalemime dökülüveren bu sözcükler… çocukluğumun en renkli, en görkemli yılları dediğim yıllara denk gelen evde süregiden bu sonu gelmeyen tartışmalar, kavgalar, çocukluk neşemin diğer yüzü, bastırdığım, unutmayı seçtiğim yanı imiş meğer. Nasıl da süslemiş durmuşum yıllar yılı çocuklumun en görkemli yılları diye. Görkemli idi tabi. Trenler vardı. Tren sesleri, o muhteşem istasyon, güzel oyun arkadaşlarım vardı. Hep bizim bahçemizdeydik. Ne oyunlar oynardık, ne evcilikler. Nasıl da sahici. Ya da istasyonda seksek, ip atlama, hulahop oynar, raylara gazoz kapakları koyar para basardık. O faaliyette olmayan fabrikanın göz alabildiğine uzanan arazisinde yaşadığım, değme çiftliklere taş çıkartan muhteşem hayatım… çayırlık alanda konaklayan leylekler, kavun karpuz tarlaları, salatalık marullar yetişen. Kendiliğinden bitiveren çeri domatesler. Ya o doyumsuz bal kabakları, her gece bir ziyafete dönüşen. Hepsini yiyemezdik, babam salı günleri pazar kurulduğunda pazarda kabak bile sattı bir ya da birkaç yıl. Fabrika lojmanındaki ikinci kattaki ortadaki küçük odada sobanın yanında çökmüş hüngür hüngür ağlarken bulmuştum annemi. Çökmüştü adeta. Yıkılmıştı.
Evliliği boyunca dişi ile tırnağı ile didinen, yoktan var eden, gecesini gündüzüne ekleyerek sıcak bir yuva kurmaya çalışan o güzel kadının tüm dünyası bir anda yıkılıvermişti. Hayalleri ve umutları yıkılmıştı. İsmail bir yaşlarındaydı ya da bebekti. Belki de daha doğmamıştı. O kadar net değil o zamanına ilişkin anımsamalarım.
Hangi çocuk ebeveynlerine ebeveynlik etmemiştir ki. Onları kollayıp korumama kaygısı… Onları bir ömür boyu rahat yaşatma hedefi olmayan kaç evlat vardır ki… Ben öyleydim. Özellikle annemi huzurlu ve rahat yaşatabilmek… Uzun yıllar hem de. Babamın onu zorla kaçırmış olması belki de en büyük travmasıydı. Benim de. Bir ömür boyu süren bir travmaydı. Ölmeden birkaç yıl önceydi, Semra’nın belgesel çekimleri için yanında getirdiği bir arkadaşı ile balkonda saatler süren çekimleri ve ne zaman yanlarına gitsem kaçırılış öyküsünün süren boyutuna tanıklık etmiştim. İşte en çok o zaman, en çok o zaman yüreğim dağlanmıştı. O zaman dank etmiştim, annenim bir ömür boyu süren yarasını yine farklı bir algıyla hissetmiş, içim dağlanmıştı. Nasıl da ihtiyacı varmış onu canı yürekten dinleyen, hem de onun ağzından çıkan her sözü kameraya çekip belgeleyen birine. Tanıklık ne kadar da önemli bir durummuş. Yargılamayan, hayretle ve merakla dinleyen, zaman zaman sorular sorsa da sorgulamadan dinleyen bir tanık. O genç hanım ne yaptı onca çektiği belgeleri hep merak ederim. Duruyor mudur, silmiş midir? Herhangi bir işe yaratmış mısır? Onu görevlendiren yönetmeni ya da her ne ise görevi, o bunları izlemiş midir, ne demiştir, ne olmuştur… Neden bir kopyasını istemek aklımızın ucuna bile gelmedi ki? Sonuçta kardeşimin beraberinde getirdiği bir arkadaşı idi ve…
______________________________________
*Ne yiyeceğiz?
** getir


