17 Ocak 2023 Salı

 İnce Belli Çay Bardağı 20 Kasım 2018 Pazartesi /Sabah

Sabah son çayımı temiz bir bardağa koymak için rafa uzandım. Bu kez minik ve kendinden çiçekleri silinmeye yüz tutmuş bir bardak geliverdi elime her zamankinin aksine. Babam dedim hemen, babamın sevdiği türden bir çay bardağı. En küçüğünden ve en ince bellisinden olmalıydı babamın çayını içtiği bardak, bir ömür boyu. Ya da benim azıcık da olsa yakınlaşmayı göze alabildiğim son yıllarında. Sinirlenirdi başka bardağa çay koyduğumuzda. Göz yaşlarım çoktan hücum etmişti göz pınarlarıma bardağı elime alır almaz. Gerçi benim için hiç de yabancı olmayan bir duygu. Bu ne ilk ne de son çağrışım babama dair olan. Oysa her yanım annem. Rol modelim, çocukluğum ve genç kızlığım boyunca annem gibi olma arzum, tipim, sevgimi bir ömür aktardığım, en çok kayırdığım… Ama eşyalar dile geldiğinde ki olur bazen bana... hele de bardaklar dile geldiğinde en çok dillenen de babam. Babamın içimde bıraktığı eziklik. Eksik kalan, tamamlanmamış ne çok şey var babam olduğunda konu. Yok yok suçluluk duygusu tam anlamıyla.
Babamı son uğurlayışım en büyük yaram. Utancım. Kimselere itiraf edemediğim… Haydarpaşa’ya her gidişimde gözümün önüne geliveren o kahrolası sahne… Annemle babamı uğurlamak için gittiğimde, son kez oturduğu kompartıman koltuğundan bakışları bana şöyle söylüyordu adeta. "Gönderme beni, beni gönderme… Beni ancak sen iyileştirebilirsin, sen şifa bulabilirsin bu dermansız yarama" dercesine…

Oysa annem artık, yani uzun yıllardır ondan önce ölmekten korkuyordu. Yıllar yılı diline dolamıştı, babanız ölmez yavrum, onun sülalesi uzun yaşıyor, ben daha önce ölürüm göreceksiniz... Aralarında dokuz yaş vardı, az da sayılmaz.. Bir zamanlar babam da anlatmıştı bir amcaları 100 yaşını bir hayli geçmiş... Son yıllarda babam daha sık hastalanır olmuştu. Ne zaman babamı doktora götürsem, annem bana acır, kızım babanın bir şeyi yok aslında, hepimizi gömer dercesine sonu gelmeyen bıkkınlığını dillendirmeye başlardı. Herhangi bir zaman ya da her zaman bu serzeniş sürerdi aslında. Ömrünün son yarısını belki de “babanız ölmez kızım” dedi durdu. Beni gömer ama kendi ölmez… Ben önce ölürsem babanız size rahat vermez kızım, gelir tepenizde oturur derdi. Babanın istekleri bitmez derdi. Her öğün Abazaca “yahfozi”* ve “yag”** der, annemin artık bıkıp usandığı bu sonu gelmeyen yemek yeme seremonileri, annemde nefrete yakın bir duygu oluşturmuştu. Annem bir işe gömülmüş olurdu çoğu kez ve babam olağan kahve yürüyüşünü yapmış, acıkmış gelmiş olurdu. Evde yemek yoksa ki çoğu kez olmazdı, babam yoğurda gömülürdü. Yoğurt insan ömrünü uzatırmış ya, annem bunu da dilinden düşürmezdi, sabah öğlen akşam yoğurt yiyor ölmez yavrum babanız. Yüz yaşını da aşar. Abazalar uzun yaşar zaten… Ben ondan önce ölürüm kesin, bende kalp var, tansiyon var… Kiloluydu da annem. Şişmandı ama yaşına yakışan sevimli, sarıldığımda sımsıcak sarmalayan anaç bir şişman. Kibele gibi.

Evlenir, evi de kendisine baksın diye karısının üstüne yapar... genç bir kadınla evlenir, ölünce ev ona kalır… Öyle çok duydum ki bu ve benzeri sitemlerini. Öylesine içim acır, öylesine çaresiz hissederdim ki… Ne kavgalar edildi o ev yüzünden. Daha çocuktum bu kavgalara tanıklık etmeye başladığımda. Daha sekiz on yaşlarımdayken tanık oldum kavgaların en büyüğüne. Babam uzun süre hasta yatmıştı, belki bir belki de iki ay. Annem kuşkulandı babamın hastalığından, uzun süren inlemelerinden. O zamanlar ciddi bir zatürre geçirmiyor ya da ateşlenmemişse babamın doktora gittiğini pek anımsamıyorum. Babam hastalandığında uzun uzun yatar, zaman zaman inceden bir şarkı söylerdi Abazaca. Ne kadar çaresiz bir süreç yaşadığını, yalnızlığını anlardım sanki o yanık sesinde. O seslendiriş bir şarkı değil de bir sitem ya da bir yalvarıştı belki de yüce Ançua’ya. Ne çok inlerdi babam hasta iken yattığı yerden. Ne kadar çaresizdim o zamanlar.

İnsan uzun yıllar birlikte yaşamışsa bir adamla o adamın içini dışını biliyor işte. Sorgulamalar başladı evde. Cevapsız kalıyordu tüm sorular. Üç beş gün ara veriyor yine soruyordu annem. Sonuçta yatağında uzanmış, inleyen bir hasta görüyordu uzayan haftalar boyunca ve eli, kolu, dili bağlanıyordu elbette.

Köyden göçeli birkaç yıl olmuştu henüz. Göç sırasında ve sonrasında elde avuçta ne varsa, köydeki o güzel bahçeli evimiz, tarla, neyimiz varsa satılmış, mal mülk parası ile de göç ettiğimiz yerde yeni bir yaşam kurmak adına hayaller kurulmuş olmalıydı elbet. Annem bıkmadan usanmadan sorgular olmuştu, nerde o para diye. Babam da sonu gelmeyen sorgulamalar karşısında pes etmiş ve kumarda kaybettim deyivermişti işte. Çocuktum tabi, her anını, her sahnesini anımsamasam da o sabah uyandığımda gerçekten de annemin saçları bembeyaz olmuştu. Oysa şimdi düşünüyorum da… şimdi kalemime dökülüveren bu sözcükler… çocukluğumun en renkli, en görkemli yılları dediğim yıllara denk gelen evde süregiden bu sonu gelmeyen tartışmalar, kavgalar, çocukluk neşemin diğer yüzü, bastırdığım, unutmayı seçtiğim yanı imiş meğer. Nasıl da süslemiş durmuşum yıllar yılı çocuklumun en görkemli yılları diye. Görkemli idi tabi. Trenler vardı. Tren sesleri, o muhteşem istasyon, güzel oyun arkadaşlarım vardı. Hep bizim bahçemizdeydik. Ne oyunlar oynardık, ne evcilikler. Nasıl da sahici. Ya da istasyonda seksek, ip atlama, hulahop oynar, raylara gazoz kapakları koyar para basardık. O faaliyette olmayan fabrikanın göz alabildiğine uzanan arazisinde yaşadığım, değme çiftliklere taş çıkartan muhteşem hayatım… çayırlık alanda konaklayan leylekler, kavun karpuz tarlaları, salatalık marullar yetişen. Kendiliğinden bitiveren çeri domatesler. Ya o doyumsuz bal kabakları, her gece bir ziyafete dönüşen. Hepsini yiyemezdik, babam salı günleri pazar kurulduğunda pazarda kabak bile sattı bir ya da birkaç yıl. Fabrika lojmanındaki ikinci kattaki ortadaki küçük odada sobanın yanında çökmüş hüngür hüngür ağlarken bulmuştum annemi. Çökmüştü adeta. Yıkılmıştı.

Evliliği boyunca dişi ile tırnağı ile didinen, yoktan var eden, gecesini gündüzüne ekleyerek sıcak bir yuva kurmaya çalışan o güzel kadının tüm dünyası bir anda yıkılıvermişti. Hayalleri ve umutları yıkılmıştı. İsmail bir yaşlarındaydı ya da bebekti. Belki de daha doğmamıştı. O kadar net değil o zamanına ilişkin anımsamalarım.

Hangi çocuk ebeveynlerine ebeveynlik etmemiştir ki. Onları kollayıp korumama kaygısı… Onları bir ömür boyu rahat yaşatma hedefi olmayan kaç evlat vardır ki… Ben öyleydim. Özellikle annemi huzurlu ve rahat yaşatabilmek… Uzun yıllar hem de. Babamın onu zorla kaçırmış olması belki de en büyük travmasıydı. Benim de. Bir ömür boyu süren bir travmaydı. Ölmeden birkaç yıl önceydi, Semra’nın belgesel çekimleri için yanında getirdiği bir arkadaşı ile balkonda saatler süren çekimleri ve ne zaman yanlarına gitsem kaçırılış öyküsünün süren boyutuna tanıklık etmiştim. İşte en çok o zaman, en çok o zaman yüreğim dağlanmıştı. O zaman dank etmiştim, annenim bir ömür boyu süren yarasını yine farklı bir algıyla hissetmiş, içim dağlanmıştı. Nasıl da ihtiyacı varmış onu canı yürekten dinleyen, hem de onun ağzından çıkan her sözü kameraya çekip belgeleyen birine. Tanıklık ne kadar da önemli bir durummuş. Yargılamayan, hayretle ve merakla dinleyen, zaman zaman sorular sorsa da sorgulamadan dinleyen bir tanık. O genç hanım ne yaptı onca çektiği belgeleri hep merak ederim. Duruyor mudur, silmiş midir? Herhangi bir işe yaratmış mısır? Onu görevlendiren yönetmeni ya da her ne ise görevi, o bunları izlemiş midir, ne demiştir, ne olmuştur… Neden bir kopyasını istemek aklımızın ucuna bile gelmedi ki? Sonuçta kardeşimin beraberinde getirdiği bir arkadaşı idi ve…
______________________________________
*Ne yiyeceğiz?
** getir

3 Nisan 2020 Cuma


Bir Müzik Şöleni, 2CELLO Sydney Konseri
Dün ve yine bu sabah TRT 2’de izleyip, bana ilaç gibi gelen bu
şahane konser hakkında bir şeyler söylemek isterim. Adeta müzikle terapi. Zaten sanat hangi alana girmiş de iyileştirmemiş ki! İnsanın onlarca tanımlaması içinde sanatçı insan diye bir tanımlama yoksa ben de bu tanımı eklemek isterim. En insanca olanı. İnsanın her haline uyan, insanı diğer canlılardan faklı kılan bir armağan sanat. Nice yeteneklerle donanmış olan insanı doruklara taşıyan kuşkusuz sanat olmalı.

Birkaç gün önce arkadaşım önermişti ama o gün izlemekte olduğum filme kıyamamış ötelemiştim. Nasılsa bir hafta içinde geçmiş programları izleme olanağım vardı, yarın izlerim dedim. Öyle de yaptım. Akşam kanepeye uzandım ve programı buldum. 2Cello, Sidney konseri. Son yılların olağanüstü sempatik Hırvat sanatçıları Stjepan Hauser ve Luka Sulic* ve olağanüstü mekandaki bir konser. Sidney Opera binasında. Ünlü, yeni yıl kutlamalarında görmeye aşina olduğumuz, kah bir yelkenli gemi kah istiridye kabuklarının iç içe geçmiş hali gibi fantastik mimarisi olan bina. Hauser konser öncesi seyircilerine şöyle diyor. “İnanılmaz… cennetin simgesi olarak görülen bu yerde çok heyecanlıyız”. Konser salonunun içi devasa, görkemli, alabildiğine göz alıcı. Ya o izleyici kalabalığı… Akşam izlerken yaşadığım coşkuyu nasıl anlatsam bilmem. Sabah kalktığımda ilk işim yine aynı kanalı açıp, bu tadı damağımda kalan müzik ziyafetiyle yaptım kahvaltımı.

Neler neler düşündürmedi ki bana bu konser… Tabi ki birkaç yıldır hiç konsere gitmediğimi fark ettim önce. Zaten Atatürk Kültür Merkezi, önce onarılacak denip hizmet dışı bırakıldı, giderek camları kırıldı ve uzun yıllar izbe bir görünüme terk edildi. An be an çöküşüne tanıklık ettiğim o güzide mekanım artık yoktu. Sözde yerinde çok daha görkemli bir sanat merkezi yapılacaktı. Hiç planda olmayan bir cami alabildiğine hızla yükselirken Taksim Meydanında, Adeta Taksim’in sembolü, buluşma noktası olan AKM’nin önünde afişten sembolik resmiyle öylece kalakaldı. Ne çok konser, festival gösterileri, opera izledim orada, ne çok. Ama hep amatör bir ruhla. Belki coşkumu sözle aktarsam da yazıya dökmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Cumhuriyet Gazetesinden sanat köşesini okur, bir koşu AKM de alırdım soluğu. Özellikle Filiz Ali’nin müzik eleştirilerini hiç kaçırmazdım.

Derinden duyguları yüzlerine, mimiklerine yansıyan, sonuna doğru adeta çıldıran iki çellist, ardındaki şahane orkestra ve muazzam kalabalık seyircisinin büyülenmişçesine izlediği bu konseri Filiz Ali izleseydi ki eminim izlemiştir, nasıl bir köşe yazısı yazardı diye düşündüm. Ben amatör bir müzik eleştirmeni olarak neler neler gördüm, neler neler düşündüm. Nerelere gittim... Nasıl gitmem. Baba filminin müziği ile başlayıp, artık ezbere bildiğimiz Aşk Hikayesi, Titanik, Cesur Yürek, Gladyatör ve daha nice film müziklerini huşu ile dinledim. Belki de bu iki çellistin yorumuna hayran tüm bu sevdiğim müzikleri daha hiç bu kadar keyif alarak dinlemediğimi fark ettim.

Severek izlediğimiz nice filmin müziği o usta iki çellistin ve ardındaki muhteşem orkestranın eşliğinde, salonun olağanüstü akustiği ve hayran izleyicileri ile buluşup öyle olağanüstü harmanlanmış ve eşsiz bir müzik demetine dönüşmüş ki... Akşam izlerken de sabah dinlerken de yerimde çakılı kaldım. Büyülendim. Kımıldamadan, adeta soluk almadan, bir konser salonundaymışçasına, adeta o izleyicilerin arasındaydım.

Kah hüzün kah neşe ve coşku ile çaldıkları çello aletlerinden gözümü alamadım. Ses sanatçısından tutun da piyano, keman, flüt, arp, gitar, klarnet, bağlama, davul zurna daha nice enstrümanın as solist olduğu nice dinletilere “2Cello” ile yeni assolistler ekledim dağarcığıma.

Klasik çello faslı biter bitmez, sahneden koşarak ayrıldılar ve aynı hızla, kostümler ve enstrümanlar değişmiş olarak, elektro çelloları ile döndüler. Daha enerjik ve inanılmaz bir coşkuyla konser sürdü dakikalarca.

Bu bende bir huy. Ne zaman böylesi güzel bir etkinliği izlesem ve tek başınaysam, birileriyle o anı paylaşamamış olmanın hüznünü de yaşarım. Keşke şu da olsaydı yanımda, keşke o da görebilseydi, benim yaşadığım coşkuyu sevdiğim kişi de yaşasaydı der dururum. Bugün de aynı duygularla yaşadığım bu coşkumu dile getirmek paylaşmak, çoğaltmak istedim. Sanırım TRT 2‘deki bu program bir süre daha gösterilecek. Çoğu programında olduğu gibi yinelenecek. Kaçırmayın derim. Salık veririm.

*2013 Aralık ayında Zorlu Merkezde, Eylül 2014 yılında Açık Hava Konser Konser Salonunda konser veren ve dakikalarca ayakta alkışlanan ikili.

Nazmiye Atalan

29 Mart 2020 Pazar





Kahve Kokusu

2001'de, Bergama'da Grup Psikoterapileri Kongre'sinde Travma grubuna katılmıştım. En az 20-25 kişiydik. “Neden buradasınız” dedi hepimize sırayla grup yöneticimiz. Ben hematolojik hastalık tanısı alan hastalarla çalıştığımı ve hastalarımın tanıyı öğrendiklerinde yaşadıkları travmayı nasıl baş edebilecekleri konusunda donanmaya gereksinim duyduğumu söyledim. Çok büyük bir travma yaşadıklarını düşünüyordum. Herkes kendi çalıştığı ortam ve koşullarını anlattı sırayla. Dinlediklerim karşısında oldukça şaşkındım. İşkence mağdurları ile çalışanlar vardı hem de gencecik yaşta. Cinsel tacize uğrayanlarla çalışanlar, daha nice nice travma mağdurları ile.

Sonra bana döndü ve bu gruptaki en şanslı danışanlarla çalışan danışman belki de sensin diye ekledi. O hastalar, dünyanın en donanımlı, en iyi eğitim almış hekimleri tarafından tedavi edildiğini, donanımlı hemşireler tarafından bakıldığını, nice bilim adamı, kimyager ve biyoloğun laboratuvarlarda uzun emekler vererek bu hastalığın tedavisini bulmaya çalıştığını söyledi. Ayrıca onları çok seven aileleri var genellikle ve onlara her türlü desteği vermek için olağanüstü çaba gösteriyorlar diye de ekledi.

Grup yöneticimiz dünyanın pek çok yerindeki siyasi tutuklularla çalışmış, en diptekilere elini uzatmaya çalışmış yurt dışından gelmiş bir uzmandı. Bir örnek vermişti. Yer tam olarak neresi idi unuttum, bir Afrika ülkesi olabilir. Herkesten izole siyasi bir tutuklu ile ilgili görüşmesinde kendisini nasıl çaresiz hissettiğini anlattı bize. Ona destek olabilmem için tek bir ekipmanım bile yoktu elimde diye ekledi. Ne önerebilirim, nasıl destek verebilirim diye düşünmüş önce. Sonra tutukluya sormuş, sana gün içinde iyi hissettiren bir an, şey var mı diye. Tutuklu da günde bir kez verilen sıcak kahveyi nasıl dört gözle beklediğini anlatmış. Tek mutlu olduğu an o kahvenin geldiği zaman dilimi imiş. Terapistimizin bu hücre hapsindeki tutukluya sunabildiği tek seçenek, kahveden kahve saatinden aldığı hazzı olabildiğince uzatacak bir öneri olmuş. O an aklına geliveren tek çare. Tutukluya, o buharları üstünde tüten nefis kokulu kahveyi derin derin koklayarak, yavaş yavaş içmenin mutluluk veren bu zaman dilimini uzatabilir diye umut ederek.

Teorik ağırlıklı üç günlük çalışmanın sonuncu günü benzer bir deneyimi bize de yaşattı. Elinde yaklaşık iki üç kilo elma ile gelmiş ve elmaları grubun ortasına bırakmıştı. Üç saat boyunca grubun ortasında duran kırmızı elmaları seyretmiş, orada neden durduğunu hepimiz merak etmiştik. Grubun son on beş dakikasında elmaları ikiye bölerek her birimize yarımşar elma verdi. Yarım elmaları alıp gözlerimizi yummamızı söyledi. “Önce elinizle elmanın her tarafına dokunun, ısısını, parlaklığını, kabuğunun kayganlığını, kesik iç tarafın yumuşaklığını hissedin, sonra, uzun uzun koklayın, tadını hayal edin, daha sonra da yavaş yavaş ısırın, yavaş yavaş çiğneyin, tüm aroması ile lezzetinin hazzını yaşayarak elmanızı yiyin” dedi. Yarımşar elmamızı dünyanın en lezzetli meyveymişçesine yemiştik.  

O gruptan gerçekten de çok güçlenerek çıktım. Çalıştığım ünitede sorumluluklarımı yerine getirirken ne çok desteğim olduğunu fark ederek. Sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getiren bilgili ve donanımlı bir ekiple çalışmakta idim ve yapmak istediğim her çalışmada ekibimin desteği arkamdaydı.

Ne zaman bir kahve içsem uzun uzun koklarım, koklarım.

Nazmiye Atalan

24 Mart 2020 Salı

Yaşamak Kutsal








Yaşamak Kutsal

Elbet güneş en güzel haliyle parlayacak, kuşlar havalanacak, cıvıl cıvıl olacak dünya. Balıklar temiz bir deniz, kuşlar özgür bir gökyüzü bulduğunda. Eksilmesin yeter yüreğimizdeki cevahir.

Kim bilir belki de milyonlarca insan kafesteki, hayvanat bahçesindeki, para basan cazibeli akvaryumlardaki balıklarla empati kurdu bu kısacık zamanda. “Bülbülü altın kafese koymuşlar vatanım” demiş ya güzel bir atasözü, ilk öğrendiğim atasözü ve özgürlüğün değerini kavradığım an.

Temizliğin önemini yüzlerce kez duyduğumuz ve binlerce kez daha duyacağımız bu günlerde kim bilir yüz binlerce insan düşündü kirlilikten ölen, denizlerdeki, göllerdeki, nehirlerdeki balıkları, karaya vuran deniz yıldızlarını, ahtapotları, binlerce çeşit deniz canlısını. Çünkü onlar olmazsa insanlar da olmaz.

Kim bilir on binlerce insan düşündü zaman zaman kuşları, gökyüzüne çevirdiğimizde yüzümüzü, göremezken gökyüzünü. Kuşların vatanını istila eden devasa ve sırça kaplı gökdelenlere çarparak ve can çekişerek ölen kuşları. Kuş türleri ne de çok azaldı.

Binlercemiz düşündü yoksulluğu, açlığı, sosyal adaletsizliği, işsizliği, evsizliği… sokakta yaşayanların hızla artan bir dünyadayız heyhat bunca yükselirken gökdelenler, evlerine stoklarken /makarna devri çoktan kapandı/ bilimum enfes yiyecekleri, bir değil birkaç derin dondurucu dolaplarında. Üstelik ya yetmezse diye ödü patlayanlar hala öyle çok ki. Mikroptan çok aç kalmaktan korkanlar en çok toklar. Marketlere hala hücum var. Şükretmek yetmez, paylaşmak gerek diyen birileri de var mutlak.

Kedi köpek besliyor diye evinde hatta onları sokakta besliyor diye hedef gösterilenlerin hiç de azımsanmayacak olduğu bir dünya düzeninde, kim bilir bir kedim de yok diye hayıflananlar da var benim gibi 😊

Hangi taşlar yerinden oynadı, kimler artık değişmeliyim, değişmem gerek dedi, beş milyarlık dünya nüfusunda bu yüzde kaç.

Arılar ölürse insanlar da ölür heyhat, yaşamak kutsal.

                                                                                         Nazmiye Atalan


18 Mart 2020 Çarşamba



18 Mart 2020

Korono Günleri; dünden bugüne bendeki tezahürü

En az iki aydır zaman zaman kamuoyunun gündeminde olsa da, en fazla Çin’in sorunu gibi görünen korononun bunca zaman sabredip, daha bir hafta içinde dünyanın sorunu oluvermesine alışmak benim için hiç de kolay olmadı. Pek çoklarımız gibi ben de bu konuyu inkar ettim, görmezden geldim ve hatta bu konuyu gündemine alan arkadaşlarımı sakinleştirmeyi ve alternatif tezleri olan hekimlerin konuşmalarını dinleterek sakinleştirmeyi bile denedim. Zaten benim gibi düşünen ne çok arkadaşım vardı.
Bugün 18 Mart Salı ve bu konuda ilk izleyip ve de onayladığım, inanarak paylaştığım bir video var feysbuk sayfamda 10 Mart Salı gününe ait. 12 Mart Perşembe günü okulların tatil edildiğini öğrendiğimde nasıl da şaşırdım, bozuldum hatta. Hemen bu haftamı boşalttım, nasılsa torunum benimle kalırdı, annesinin iş yerinin de tatil verebileceği aklıma mı gelirdi. O geceki Abazaca kursumuzda hocamız bizden çok bozulmuşa benziyordu derneğimizdeki etkinliklerin geçici bir süre durdurulmasına. Normalde onda biten kursumuzu on ikide bitireceğiz bu akşam demez mi!
Perşembe günü, aylardır çıkmadığım pazara bile çıktım, gördüğüm birkaç maskeli insana hafiften gülümseyerek/ bir nevi tepeden baktım. Cuma günü sitemizin anneannesi ölmüştü, hiç çekinmeden camiye gittim uğurladım. Akşam beş çayı içtim iki arkadaşımla. Biri tam da benim gibi cabbar, soğukkanlı diğeri de alabildiğine kaygılı, elimden geldiğince onu sakinleştirme gayretine girdim. Ayrılırken kahramanlar gibi öpüştük, bu kadar abartı da neyin nesi dedi hatta cabbar arkadaşım. Nasıl da mutlu oldum.
Yetmedi, cumartesi günü, ne zamandır dışarda buluşmak istediğim bir arkadaşımla Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezinde buluştuk. Çay getiren delikanlı bize kapkara plastik eldivenlerle servis yapınca ikimiz de hafiften bir kahkaha attık. Ayrıca o simsiyah plastik eldiven de neyin nesiydi, biraz da irkilerek baktım. Gün boyu taksa da kirlendiğini görmemeleri için gibiydi adeta hijyeni asla çağrıştırmayan rengi. Zaten market vb. yerlerde takılan eldivenleri de ne kadar bilinçli takıyorlardı ki, hep sorgulamışımdır. Neyse, oradan da akşam yemeği için başka bir mekan aradık hiç kaygı yaşamadan. Zaten sokaklar da otobüsler de eskisini aratmayacak kadar kalabalıktı o gün. Hiç te yalnız değildik aslında. Dönüşte de yine sesli bir şekilde yineledik, kim korkar koronodan dedik ve öpüşerek vedalaştık.
Bunca ayrıntıyı neden mi anlatıyorum? Anlatıyorum çünkü şu son 15- 16 saat içinde yaşadığım duyguları anlamakta güçlük çekiyorum. Şaşkınım desem daha doğru. Kendi kendimi düş kırıklığına uğrattım adeta. İlk, dün gece, yatar yatmaz yaşadım bu duyguyu. Gerçi dün gece yaşadığım anlar daha çok duygusal anlara tanıklıktı daha önce pek tatmadığım. Benim kaygım değil de oğlumun bana ve babasına dair yaşadığı kaygıya ilk kez tanıklık etmemdi. Dün, benim için aldığı eksiklerimi getirmiş, daha kapıdan girerken "öpmek yok" diyerek doğruca lavaboya gitmişti. Konuşmaya elbette ki korono ile başladık, korono ile de bitirdik. Kafedeki kasada sürekli elini dezenfekte ettiğinden tut da, ellerinin şimdiden tahriş olmaya başlamasına, masaları silmekte kullandıkları kolonyanın piyasada olmamasına… “Sakın dışarı çıkma anne…istersen gel bizde kal anne… … sokağa çıkma yasağı olursa babamı da bize götürürüm” vb. Şu ana dek oğlumda hiç ama hiç duymadığım sözlerdi hepsi. soğukkanlılıkla yanıtladım tüm sözlerini. Ama benden söz aldı alışverişe gitmemem konusunda. Ne eksiğin olursa benden iste, iş dönüşü bırakırım diye ısrar etti. Çok kalmadı gitti. O an ne kadar etkilendim tüm bu konuşmalardan pek farkında değilim. Belki de bir film izlemeye daldım ya da başka bir şey. Ancak vakit gece yarısı olup yatağa gidince birden nasıl da duygusallaştım. Oğlumun bizim için bu kadar yoğun bir kaygı yaşıyor olması bana nasıl da koydu. Gözlerimden yaşlar geldi. Yaklaşık yarım saat sürdü bu durum ve baktım uyku gelmiyor, kalktım biraz okudum, her şey normale döndü, mışıl mışıl bir uyku çektim. Sabah uyandığımda kendimle biraz da gurur duyarak kalktım yataktan. Bugüne dek kimseye muhtaç olmamış olmama, dimdik ayakta duruşuma şapka bile çıkardım.
Ancak bugün öğleden sonra, bahçede, mis gibi temiz havada biraz yürüyüp, caddeye çıkar çıkmaz yaşadığım, hiç beklemediğim bir anda tüm bedenimi sarıveren kaygı beni nasıl da allak bullak etti. Daha önce hiç ama hiç aşina olmadığım bir duygu. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor, sanki aldığım nefes akciğerlerimin tüm çeperini dolaşamadığı için yarı yoldan geri dönüyor ve nefesim daralıyordu. Atkımı sardım burnuma yanımdan her geçen insanla karşılaştığımda. Maskeli insanlar ne kadar da çoktu. Keşke ben de bir maske taksaydım dedim, kızdım durdum kendime o kısacık yol boyunca. Sadece bir parça peynir almak idi niyetim oysa. Market kapısından girerken çarpıntım daha da arttı, peki oğluma, gelinme ne diyecektim bana bir şey olursa. Sanki havada, yerde, yanımdan, yakınımdan her geçenin nefesinden, marketin her milimetre karesinde bağırıyordu virüsler coronooo coronoo.
Ne oluyordu bana yahu, bu ben miydim bu kadın. Ne oldu o cabbar, hatta biraz da ukala, koronoya kafa tutan kadına! Utandım biraz kendimden, kızdım hatta. Bundan sonra mı tövbeler olsun diye koşar adım attım kendimi lavaboya😊

28 Kasım 2019 Perşembe


28 Kasım 2019

Raylara, Trenlere, İstasyonlara, Garlara, Haydarpaşa’ya Güzelleme; Demiryolu Çocuğundan
İstasyonlar Durak, Trenler Sevda ve Büyük Aşk Haydarpaşa
Haydarpaşa Garı sadece İstanbul'luların değil, asıl Anadolu halkının en değerli anısı, anı, mucizevi tanıklığıdır. Ya içinden Gar geçmeyen bir İstanbul, İstanbul mudur?
Ben kara iklim çocuğuyum. Benim denizim trenler, denizimin sahili istasyonlardı. Denizi ilk kez bir orta okul gezisinde gördüğümde mucizevi bir andı yaşadığım. Yüreğimle kucakladım, ellerimle sevdim, gözlerimle içtim adeta. O an öylece belleğimde kaldı. Durur orda. Denizlere olan özlemim, sevgim sevdam hiç bitmedi. Onun içindir ki oğlumun adı Deniz. İkinci kez gördüğümde denizi, Haydarpaşa Garı’nın kocaman tavanlı salonundan geçip, denize açılan görkemli kapılarından, sanırım ilkinden çok farklıydı şaşkınlığım. Bir de trenden inip vapura binmiştim. Üniversite sınavına sırf İstanbul’u görebilmek adına girmiştik ablamla.
Köyden göçüp annemin gençlik yıllarının geçtiği Bozüyük’e yerleştiğimizde daha altı yaşımı doldurmamıştım. Birkaç ay süreyle iki ayrı evde yaşadıktan sonra, ana cadde ile demiryoluna çıkan bir sokağın kesiştiği iki katlı ve bahçesi olan bir evde yaşadık bir süre de. İlkokula da o evdeyken başladım. Türkçeyi o evlerin sokaklarında öğrenmiş olmalıyım.  Bir de trenleri. Kara trenler geçerdi sirenlerini uzun uzun çalarak. Tren yoluna çıkar kulağımızı dayardık raylara trenin gelip gelmediğini anlamak için. Akif gazozu içersek eğer ya da yerde bulmuşsak gazoz kapaklarını, biriktirip raylara koyardık ki tren geçerken onları paraya çevirsin. Çok geçmedi yine başka bir eve taşındık. Bu kez tam da istasyonun karşısındaki atıl duran Şenkal Fabrikası’nın lojmanına. İşte asıl büyülü çocukluk günleri orada başladı benim için.
Gelsin trenler, gelsin leylekler.
İstasyon memurlarının çocukları ile kurduğumuz sıkı arkadaşlık ya bizim devasa bahçemizde ya da istasyonda kotarılırdı nice nice çocukluk oyunlarıyla. İstasyonda isek ip atlar, çember çevirip top oynardık. Bir iki üç buçuk... diye başlayan ve daha niceleri. Para basmak işi artık rutin bir işti. Eğer bizim bahçeye kurmuşsak tezgahı, ya evcilik oynardık ya da kavun karpuz, salatalık, elma dolu bahçemizde ziyafet çekerdik kendimize. Artısı, her ilkbaharda leylekler konaklardı devasa fabrika bahçesinin sulak çimenlerine. Fabrikanın kare şeklindeki kısa olan bacasına da bir leylek ailesi yuva yapar, yavrular çıkarırdı. Uzun yaz günleri boyunca sekiz on leylek sadece bizim bahçemize konuk olurdu. Leyleklere, Validebağ’a tutkum da ondandır.
Yatılı konuklarımız gelirdi sık sık. Gece geçen ve bize ninni gibi gelen trenlerin tiz sesinden uyuyamadıklarını söylerlerdi hep. Trenle giderdik Adapazarı’na, canım dayıma, genellikle de geceleri. İlla ki Arifiye‘de aktarma yapardık gece yarısı. Nasıl da büyülü, masalsı anlar, zamanlardı benim için. Belki de gece olduğu için çoğu yolculuklarım. Artık sekiz dokuz yaşlarındaydım.
Hele bir yolculuğum var ki film Fellini’nin bir filminden sahne gibi gelir bana. Renkli, cümbüşlü, danslı bir tren yolculuğu idi. Mızıka (akordeona çok benzese de akordeon değil, çocukluktan itibaren evlerimizde dinlediğimiz ve çoğu gencin çalabildiği, düğünlerde biz Çerkes’lerin elinden düşmeyen yerel bir müzik aleti) çalmakta usta, akrabalarım olan iki geç kız, annem kardeşlerim ile yine dayıma doğru yola çıkmıştık bir gece vakti ve trende bir şenlik vardı adeta.
Yine tadı damağımda kalan istasyon anlarımdandır “gasteee” diyen bağıran çocuklar. Özellikle öğlen geçen, yemekli vagonları olan trenlerin yolcuları gaste diye bağıran bu çocuklara okunmuş gazetelerini neşeyle atardı. Mutlaka el sallardık, el sallarlardı bize yolcular. Hele altı buçuk postasını anmadan olmaz. Özellikle yaz bahar aylarında tüm Bozüyük’lüler, genci, orta yaşlısı, altı buçuk postası gelmeden, giyinir kuşanır istasyonda volta atmaya başlardı. Arkadaşlar, komşular çekirdek çitleyerek volta atarken, flörtler orada başlar, aşıklar orada göz göze gelir, nişanlılar yan yana yürüdü. Henüz el ele dolaşmak adetten değildi. Altı buçuk postası gelince herkes o tren kalkana kadar bekler, yolculara el sallar ve dağılırdı. Görmeye değerdi doğrusu.
Sonra Muğla’ya yolculuklarım başladı. Artık Muğla Öğretmen Okulu’nda parasız yatılı okuyacaktım lise yıllarımı. Pamukkale Ekspresine binerdik Bozüyük’ten yatılı okul öğrencisi on bir genç kız. Eylülde gider şubat tatilinde dönerdik evimize. Sonra yine şubat tatili biter, karlı bir kış günü uğurlanmışken Bozüyük istasyonundan, daha bir gün bile geçmeden ilkbahar çiçekleri karşılardı bizi Muğla’da. Haziran başında evlerimize dönerdik yine neşeyle, yine trenle. Tam dört yıl boyunca bu böyle sürdü gitti. Dinar’da küçük bir trene aktarma yapar Aydın’a ulaşırdık gece yarıları. Trenden iner inmez istasyon görevlileri, bizi koltukları en yumuşak olan bekleme salonuna alır, evlatlarıymışız gibi kollarlardı. Sabah olunca otobüs ile Muğla’ya geçerdik. İşte o yolculuklarım sırasında tanışmıştım gençlik aşkımla. O yolculuklarımın hepsi nice anılar barındırır. O zamanlar bana tuhaf gelen bir Türkçe ile konuşan birini o yolculuğum sırasında fark etmiştim örneğin. Muhtemelen Denizli şivesiydi. Tren tıklım tıklım olurdu. Her durakta yeni yolcular binerdi çoğu kez çuvalları, hasır sepetleri, bazen tavuk vb. yükleri ile. Bazı genç öğrenciler bağlama çalar, şarkılar, türküler eşlik ederdi onlara. Anadolu’dan insan manzaraları… Ayakta yolculuk ettiğimiz de olurdu çokları gibi. Yolcular indikçe yer bulurduk kendimize.
Ve öğrencilik Ankara’da da sürdü, baştan okuma umudum olmasa da anemin yüreklendirmesi ile. Ne de olsa Hacettepe Üniversite’ni kazanmıştım. Ben ününden haberdar değildim ama mürekkep yalamış tanışlar kapıyı aşındırmaya başlamıştı çok iyi bir okulun sınavını kazandığımı söyleyerek. Benden de çok annem heveslenmişti okumam için. “Git kızım” demişti gurur duyarak. Ne de olsa okul olmadığı için köyden ilk göçen annemdi biz kızlarını okutabilmek için. Misyonumuz okumaktı.
Ve gelsin Ankara Gar’ı yılları. Çoğunlukla trenle gittim geldim elbette Ankara’ya. Ankara Gar’ının kendine özgü bir asil duruşu cazibesi vardı benim için. Geçen yıl Kars yolculuğum sırasında gördüm sanırım ilk kez yeni eklenen yakışıksız devasa yapıyı. İçim sızladı. Yedi yıl boyunca da Ankara Garından geldim gittim anne baba ocağıma.
Çalışma yaşamım İstanbul olunca gelsin yine trenler garlar. Kumkapı’da oturduğum yıllar boyunca en çok kullandığım ulaşım aracım yine teren oldu. Bakırköy’e, Yeşilköy’e, Florya’ya ve tabi ki, Sirkeci Gar’ına yüzlerce kez yolculuk yaptım. Sirkeci Gar’ının vitraylı güzel salonlarından birinde bir konser dinledim.
Yaklaşık on yıl sonra Anadolu yakasında yaşamaya başladığımda Haydarpaşa yeniden girdi yaşamıma. Giriş o giriş. Oturdu gönlümün tahtına. Annemi babamı karşıladım, uğurladım yıllar yılı, salt ben değildim artık trenlerle taşınan ana kucağına. Canım annem, evi taşırdı adeta İstanbul’da yaşayan dört evladına. Abaza peynirleri, haşhaşlı ekmekler, kocaman somun ekmekler. Canım annem dolabı boşaltır gelirdi her seferinde elinde tekerlekli pazar arabasına doldurarak. Babamsa her seferinde öfkeli, elini dahi sürmez onca yüke, elinde kitaplarını koyduğu fiyakalı çantası ile profesörlere taş çıkartırcasına vakur. Genellikle gece biner sabaha karşı inerlerdi trenden ve ben onları karşılamaya giderken, “acele etme kızım, biz bekleme salonunda bekleriz sıcacık” der, beni avuturdu annem. İşte tam da bu yüzdendir ki en çok vefa borcum Haydarpaşa’ya. İşte tam da bu yüzdendir ki vefa borcum var tüm garlara, istasyonlara, trenlere, tren yollarının cefakar çalışanlarına. Babamı son kez Haydarpaşa’dan uğurladım 2009 kışında. Haydarpaşa yangınında benim de içim yandı duyduğumda. Anneciğimi son kez Söğütlüçeşme İstasyonundan uğurlarken 2010 29 Kasım’ında, Haydarpaşa’nın çatısı yanmıştı 28 Kasım’da. Peronda CNN muhabiri, “artık trenler Haydarpaşa’dan kalkmayacak, bu konuda ne söylemek istersiniz” diye röportaj yapıyordu yolculara mikrofonunu uzatarak arsız, habercilikten çok yandaş bir gazeteci edasıyla!
Bu yüzdendir, yıllar yılıdır Haydarpaşa ile yatar Haydarpaşa ile kalkarım. Daha çatısı yanmamış, şaibeler oluşmamışken, uzun yıllar habersiz kalıp, fellik fellik arayıp bulduğum gençlik aşkıma nihayet 2008 yılında ulaşabilmiş, şaka yollu, elbette içimden müthiş bir samimiyetle, “Haydarpaşa Garı’nın o denize açılan çift kanatlı kapılarının önündeki merdivenlerde evlenelim” deyivermiştim tam 30 yıl sonra. Onunla bir trende tanışmamış mıydım ve zaten onunla hep Aydın Gar’ında buluşup, duygularım içimde coşup akarken, el ele tutuşmak, kucaklaşmak şöyle dursun, ona olan duygularımı ima dahi etmekten sakınarak yan yana durmuş, sadece ve sadece ülkemin aydınlık geleceğini nasıl inşa edebileceğimizi konuşmamış mıydım? Yıllar yılı dostum dostum… diye mektuplaşmamış mıydım? Yıllar yılı…
O hayali kuran ben Haydarpaşa’nın denize açılan görkemli kapılarında gerçekten kucaklaşmıştım. Dostça. Aşkla. Aşktır elbette Haydarpaşa.

Nazmiye Atalan