28 Kasım
2019
Raylara, Trenlere,
İstasyonlara, Garlara, Haydarpaşa’ya Güzelleme; Demiryolu Çocuğundan
İstasyonlar
Durak, Trenler Sevda ve Büyük Aşk Haydarpaşa
Haydarpaşa
Garı sadece İstanbul'luların değil, asıl Anadolu halkının en değerli anısı,
anı, mucizevi tanıklığıdır. Ya içinden Gar geçmeyen bir İstanbul, İstanbul
mudur?
Ben kara
iklim çocuğuyum. Benim denizim trenler, denizimin sahili istasyonlardı. Denizi
ilk kez bir orta okul gezisinde gördüğümde mucizevi bir andı yaşadığım.
Yüreğimle kucakladım, ellerimle sevdim, gözlerimle içtim adeta. O an öylece
belleğimde kaldı. Durur orda. Denizlere olan özlemim, sevgim sevdam hiç
bitmedi. Onun içindir ki oğlumun adı Deniz. İkinci kez gördüğümde denizi,
Haydarpaşa Garı’nın kocaman tavanlı salonundan geçip, denize açılan görkemli kapılarından,
sanırım ilkinden çok farklıydı şaşkınlığım. Bir de trenden inip vapura
binmiştim. Üniversite sınavına sırf İstanbul’u görebilmek adına girmiştik
ablamla.
Köyden göçüp
annemin gençlik yıllarının geçtiği Bozüyük’e yerleştiğimizde daha altı yaşımı
doldurmamıştım. Birkaç ay süreyle iki ayrı evde yaşadıktan sonra, ana cadde ile
demiryoluna çıkan bir sokağın kesiştiği iki katlı ve bahçesi olan bir evde
yaşadık bir süre de. İlkokula da o evdeyken başladım. Türkçeyi o evlerin
sokaklarında öğrenmiş olmalıyım. Bir de
trenleri. Kara trenler geçerdi sirenlerini uzun uzun çalarak. Tren yoluna çıkar
kulağımızı dayardık raylara trenin gelip gelmediğini anlamak için. Akif gazozu
içersek eğer ya da yerde bulmuşsak gazoz kapaklarını, biriktirip raylara
koyardık ki tren geçerken onları paraya çevirsin. Çok geçmedi yine başka bir
eve taşındık. Bu kez tam da istasyonun karşısındaki atıl duran Şenkal
Fabrikası’nın lojmanına. İşte asıl büyülü çocukluk günleri orada başladı benim
için.
Gelsin
trenler, gelsin leylekler.
İstasyon
memurlarının çocukları ile kurduğumuz sıkı arkadaşlık ya bizim devasa bahçemizde
ya da istasyonda kotarılırdı nice nice çocukluk oyunlarıyla. İstasyonda isek ip
atlar, çember çevirip top oynardık. Bir iki üç buçuk... diye başlayan ve daha
niceleri. Para basmak işi artık rutin bir işti. Eğer bizim bahçeye kurmuşsak
tezgahı, ya evcilik oynardık ya da kavun karpuz, salatalık, elma dolu bahçemizde
ziyafet çekerdik kendimize. Artısı, her ilkbaharda leylekler konaklardı devasa
fabrika bahçesinin sulak çimenlerine. Fabrikanın kare şeklindeki kısa olan
bacasına da bir leylek ailesi yuva yapar, yavrular çıkarırdı. Uzun yaz günleri
boyunca sekiz on leylek sadece bizim bahçemize konuk olurdu. Leyleklere,
Validebağ’a tutkum da ondandır.
Yatılı
konuklarımız gelirdi sık sık. Gece geçen ve bize ninni gibi gelen trenlerin tiz
sesinden uyuyamadıklarını söylerlerdi hep. Trenle giderdik Adapazarı’na, canım
dayıma, genellikle de geceleri. İlla ki Arifiye‘de aktarma yapardık gece
yarısı. Nasıl da büyülü, masalsı anlar, zamanlardı benim için. Belki de gece
olduğu için çoğu yolculuklarım. Artık sekiz dokuz yaşlarındaydım.
Hele bir
yolculuğum var ki film Fellini’nin bir filminden sahne gibi gelir bana. Renkli,
cümbüşlü, danslı bir tren yolculuğu idi. Mızıka (akordeona çok benzese de akordeon
değil, çocukluktan itibaren evlerimizde dinlediğimiz ve çoğu gencin çalabildiği,
düğünlerde biz Çerkes’lerin elinden düşmeyen yerel bir müzik aleti) çalmakta
usta, akrabalarım olan iki geç kız, annem kardeşlerim ile yine dayıma doğru
yola çıkmıştık bir gece vakti ve trende bir şenlik vardı adeta.
Yine tadı
damağımda kalan istasyon anlarımdandır “gasteee” diyen bağıran çocuklar. Özellikle
öğlen geçen, yemekli vagonları olan trenlerin yolcuları gaste diye bağıran bu
çocuklara okunmuş gazetelerini neşeyle atardı. Mutlaka el sallardık, el
sallarlardı bize yolcular. Hele altı buçuk postasını anmadan olmaz. Özellikle
yaz bahar aylarında tüm Bozüyük’lüler, genci, orta yaşlısı, altı buçuk postası
gelmeden, giyinir kuşanır istasyonda volta atmaya başlardı. Arkadaşlar,
komşular çekirdek çitleyerek volta atarken, flörtler orada başlar, aşıklar
orada göz göze gelir, nişanlılar yan yana yürüdü. Henüz el ele dolaşmak adetten
değildi. Altı buçuk postası gelince herkes o tren kalkana kadar bekler,
yolculara el sallar ve dağılırdı. Görmeye değerdi doğrusu.
Sonra Muğla’ya
yolculuklarım başladı. Artık Muğla Öğretmen Okulu’nda parasız yatılı
okuyacaktım lise yıllarımı. Pamukkale Ekspresine binerdik Bozüyük’ten yatılı
okul öğrencisi on bir genç kız. Eylülde gider şubat tatilinde dönerdik evimize.
Sonra yine şubat tatili biter, karlı bir kış günü uğurlanmışken Bozüyük
istasyonundan, daha bir gün bile geçmeden ilkbahar çiçekleri karşılardı bizi
Muğla’da. Haziran başında evlerimize dönerdik yine neşeyle, yine trenle. Tam
dört yıl boyunca bu böyle sürdü gitti. Dinar’da küçük bir trene aktarma yapar
Aydın’a ulaşırdık gece yarıları. Trenden iner inmez istasyon görevlileri, bizi
koltukları en yumuşak olan bekleme salonuna alır, evlatlarıymışız gibi
kollarlardı. Sabah olunca otobüs ile Muğla’ya geçerdik. İşte o yolculuklarım
sırasında tanışmıştım gençlik aşkımla. O yolculuklarımın hepsi nice anılar
barındırır. O zamanlar bana tuhaf gelen bir Türkçe ile konuşan birini o
yolculuğum sırasında fark etmiştim örneğin. Muhtemelen Denizli şivesiydi. Tren
tıklım tıklım olurdu. Her durakta yeni yolcular binerdi çoğu kez çuvalları,
hasır sepetleri, bazen tavuk vb. yükleri ile. Bazı genç öğrenciler bağlama
çalar, şarkılar, türküler eşlik ederdi onlara. Anadolu’dan insan manzaraları…
Ayakta yolculuk ettiğimiz de olurdu çokları gibi. Yolcular indikçe yer bulurduk
kendimize.
Ve
öğrencilik Ankara’da da sürdü, baştan okuma umudum olmasa da anemin
yüreklendirmesi ile. Ne de olsa Hacettepe Üniversite’ni kazanmıştım. Ben
ününden haberdar değildim ama mürekkep yalamış tanışlar kapıyı aşındırmaya
başlamıştı çok iyi bir okulun sınavını kazandığımı söyleyerek. Benden de çok
annem heveslenmişti okumam için. “Git kızım” demişti gurur duyarak. Ne de olsa
okul olmadığı için köyden ilk göçen annemdi biz kızlarını okutabilmek için. Misyonumuz
okumaktı.
Ve gelsin
Ankara Gar’ı yılları. Çoğunlukla trenle gittim geldim elbette Ankara’ya. Ankara
Gar’ının kendine özgü bir asil duruşu cazibesi vardı benim için. Geçen yıl Kars
yolculuğum sırasında gördüm sanırım ilk kez yeni eklenen yakışıksız devasa
yapıyı. İçim sızladı. Yedi yıl boyunca da Ankara Garından geldim gittim anne
baba ocağıma.
Çalışma
yaşamım İstanbul olunca gelsin yine trenler garlar. Kumkapı’da oturduğum yıllar
boyunca en çok kullandığım ulaşım aracım yine teren oldu. Bakırköy’e,
Yeşilköy’e, Florya’ya ve tabi ki, Sirkeci Gar’ına yüzlerce kez yolculuk yaptım.
Sirkeci Gar’ının vitraylı güzel salonlarından birinde bir konser dinledim.
Yaklaşık on
yıl sonra Anadolu yakasında yaşamaya başladığımda Haydarpaşa yeniden girdi
yaşamıma. Giriş o giriş. Oturdu gönlümün tahtına. Annemi babamı karşıladım,
uğurladım yıllar yılı, salt ben değildim artık trenlerle taşınan ana kucağına.
Canım annem, evi taşırdı adeta İstanbul’da yaşayan dört evladına. Abaza
peynirleri, haşhaşlı ekmekler, kocaman somun ekmekler. Canım annem dolabı
boşaltır gelirdi her seferinde elinde tekerlekli pazar arabasına doldurarak.
Babamsa her seferinde öfkeli, elini dahi sürmez onca yüke, elinde kitaplarını
koyduğu fiyakalı çantası ile profesörlere taş çıkartırcasına vakur. Genellikle
gece biner sabaha karşı inerlerdi trenden ve ben onları karşılamaya giderken, “acele
etme kızım, biz bekleme salonunda bekleriz sıcacık” der, beni avuturdu annem.
İşte tam da bu yüzdendir ki en çok vefa borcum Haydarpaşa’ya. İşte tam da bu
yüzdendir ki vefa borcum var tüm garlara, istasyonlara, trenlere, tren
yollarının cefakar çalışanlarına. Babamı son kez Haydarpaşa’dan uğurladım 2009
kışında. Haydarpaşa yangınında benim de içim yandı duyduğumda. Anneciğimi son kez
Söğütlüçeşme İstasyonundan uğurlarken 2010 29 Kasım’ında, Haydarpaşa’nın çatısı
yanmıştı 28 Kasım’da. Peronda CNN muhabiri, “artık trenler Haydarpaşa’dan
kalkmayacak, bu konuda ne söylemek istersiniz” diye röportaj yapıyordu
yolculara mikrofonunu uzatarak arsız, habercilikten çok yandaş bir gazeteci
edasıyla!
Bu yüzdendir,
yıllar yılıdır Haydarpaşa ile yatar Haydarpaşa ile kalkarım. Daha çatısı
yanmamış, şaibeler oluşmamışken, uzun yıllar habersiz kalıp, fellik fellik
arayıp bulduğum gençlik aşkıma nihayet 2008 yılında ulaşabilmiş, şaka yollu, elbette
içimden müthiş bir samimiyetle, “Haydarpaşa Garı’nın o denize açılan çift
kanatlı kapılarının önündeki merdivenlerde evlenelim” deyivermiştim tam 30 yıl
sonra. Onunla bir trende tanışmamış mıydım ve zaten onunla hep Aydın Gar’ında
buluşup, duygularım içimde coşup akarken, el ele tutuşmak, kucaklaşmak şöyle
dursun, ona olan duygularımı ima dahi etmekten sakınarak yan yana durmuş,
sadece ve sadece ülkemin aydınlık geleceğini nasıl inşa edebileceğimizi
konuşmamış mıydım? Yıllar yılı dostum dostum… diye mektuplaşmamış mıydım?
Yıllar yılı…
O hayali
kuran ben Haydarpaşa’nın denize açılan görkemli kapılarında gerçekten
kucaklaşmıştım. Dostça. Aşkla. Aşktır elbette Haydarpaşa.
Nazmiye
Atalan

çok hüzünlü.. teşekkür ederim paylaştığın için.
YanıtlaSilablacım ne kadar ilginç kesişmeler yaşıyorum. aynı tarihlerde ben de tren yoluyla ilgili yıllar sonra öyküler yapmaya başladım.
YanıtlaSilmasal atölyesi için yaptığım duvar resmine leylek çizdim.
nasıl bir şey bunlar. ne kadar heyecan verici.
yazınn inanaılmaz akıp giderken haydarpaşanın merdivenlerinde evlenmeyi teklif ettiğinin devamı yok ve haydarpaşanın geleceği belirsiz. bu çok hüzünlü geliyor bana..
tanıklıklara devam.kişisel şey gibi görünenein çok da kişisel değil dönemeler ait olduğunun bilinciyle.
ellerine sağlık
Canım benim.
YanıtlaSil