Üç tam günümü 4 yaşındaki torunumla geçirdim. Annesi iş gezisindeydi. Bol bol resim yaptık. Evcilik oynadık. Uyurken masal okuduk. Yemek yerken birbirimize bilmeceler sorduk.
Onun sormayı en sevdiği bilmece "ben giderim o gider, arkamda tintin eder" olanıydı. Ben de ona "küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk" u öğrettim. Bir de "biz biz idik, 32 kız idik..., çarşıdan alınmaz, mendile konulmaz, ondan tatlı bir şey olmaz ve yer altında sakallı dede" yi. Yemekten sonra bilmecelerin resimlerini çizdik. Bir insan resmi çizdikten sora gölgeyi sihay tonlarda çizelim dedim. Hemen sarı boyayı aldı ve üst köşeye ışınlarını saçan güneş resmi yaptı "güneş buradan vuruyor" diyerek. Bu kez yanıma fotoğraf makinası almamıştım özellikle, sanki onu resmettiğimi ya da videoya aldığımı fark ettiğinde biraz huzuru kaçıyor ya da doğallığını yitiriyor gibi hissediyordum son zamanlarda. Ama keşke bizi çeken birleri olsaymış duygusunı yaşadım, paylaşamak isterdim.
Çizmekle kalmadık bir de canlandırdık gölgeyi. O giderken ben onun gölgesi oluyordum. Sonra rol değiştirip ben giden, o da benim gölgem oluyordu. Üç gün boyunca bu bilmeceler ve özellikle gölge oyunu bir seramoniye dönüştü. Çok keyifliydi.
İngilizce'nin emperyalist bir dil olmasına zerre kadar itirazı olmayanların, bu ülkede yaşayıp farklı ulus, kültür, kökenlerden gelip, doğumlarından itibaren ailelerinde, köylerinde, büyüdükleri ortamda doğal olarak öğrendikleri, konuştukları, duydukları, beslendikleri ana dillerini konuşmak, duymak, unuttuklarını öğrenmek, "dilim yeryüzünden silinmesin, unutulmasın sonsuza dek yaşasın" demelerini anlayamamalarını anlayamıyorum.
Olağanüstü anlardır aslında minik kum tanecikleriyle oynamak. Kimi kovası küreğiyle, kimisi ayakkabılaırını çıkararak, alabildiğince ögürdür kum havuzlarında. Kovası ve küreği olanın yanına illa ki sokuluverir başka başka minikler. Kıskanır önce küreğini kovasını minik kız. Ama bir de bakmış ki elinden uçup gitmiş hem kova hem de kürek. Bir mücadele başlar, derken yeni bir oyun kurulur. Kova ve kürek amaç değil araç olur oyun kurmaya. Bir grup çocuk başlarlar kumdan kaleler yapmaya!
Hem paylaşmayı hem oyun kurmayı öğrenir. Hayatın minik provalarındandır, her oyunun olduğu gibi.
Benim bir önerim ya da sorum var, kum havuzları hakkında. Çocuk parklarına yapılan kum havuzlarını nasıl çoğaltabiliriz? Çocuklarımızın hem bedensel hem ruhsal gelişminde çok büyük önemi olan kumu onların oyun alanlarına, yaşam alanlarına nasıl ulaştırabiliriz? Kumla oynayan çocuk konsantrasyonunu uzun süre sürdürebilir, enerjisini sağlıklı bir şekilde boşaltır, öfkesini kontrol altına almayı öğrenir, hiperaktivite sorunu olan çocukların en değerli malzemesidir kum. Küçük kas gelişimine çok büyük katkısı vardır kumla avuç avuç, doyasıya oynamanın. Dahası yumuşak bir zemindir, çocuk rahatlıkla koşar, düşer kalkar ama yaralanmaz. Sert zeminde hoplamadığı için iskelet sistemi de olumsuz etkilenmez. Daha saymakla bitmez yararları vardır.
Ne yazık ki giderek son derece sağlıksız ve pedagojik hiç bir değeri olmayan süngere benzer garip, sentetik malzemeler ya da katran- zift karıştırılmış asfalt, beton bozması garip siyah malzemeler kullanılır oldu kum havuzları yerine. Muhtemelen de kanserojen malzemeler bunlar. Ne acıdır ki ehil olmayan kişiler boy gösterir oldu her alanda. Kimse bir uzmanına soralım deme gereği duymuyor şu "bilgi" çağında. Hızla betonlaşan İstanbul'umuzda var olan güzelim kum havuzları da katranlı- ziftli karışımlarla yok edilmekte ne yazık ki:( Ne dersiniz?
Dün Kadıköy sokaklarında gezerken, Derya ile bir de kitapçıya uğradık. O alacaklarını aldı ben de öylesine kitap tezgahlarına göz gezdirirken birden Yusuf ile Menofis’i gördüm, Usta ozan ve yazar Nazım’ın bir oyunu. Yıllar, yıllar önce izlemiştim. 1976 yılı olmalı. Ankara DAST’da. “Devrimci Sanat Tiyatrosu” açılımı. Hayranlıkla izlediğim, tadına doyamadığım, belki de hayatımın en güzel müzikal tiyatro oyunuydu. Ustanın oyununa yaraşır bir sahnelenişti. Verdiği devrimci mesajla birlikte, o çekiçlerin taşlara vurdukça çıkardığı muhteşem sesler, ritm hala kulaklarımda. Sözler müzikleriyle belleğimde. Şu an hem mırıldanıp hem yazıyorum; “ Aptal, sersem eşek Yusuf, pis İbrani köle…” diye başlayıp süren.
Bir an tereddüt ettim kitabı alıp almamakta. Öylesine çok kitap var ki okunacak sırada. Üç beş yıl önce yine bir sürü tiyatro - oyun kitapları almış, biraz göz gezdirip, raflara kaldırmıştım. Ama bende bunca yıldır iz bırakan bu güzel oyunun anısına çok da düşünmedim, aldım kitabı.
Bir hayalim de amatör oyunlar sergileyebilmek komşularımla. Birkaç kez söz ettim ama kimse benim kadar hayalperest değil, ulaşamıyorum onlara. Yine bir umut, duygularımdan ve Yusuf ile Menofis’in bende bıraktığı etkiden heyecanla söz ettim can dostum Derya’ya. Ardından “neden olmasın, seninle iki kişilik amatör bir oyun hazırlayabiliriz belki de” dedim. “Benim ezberim hiç iyi değildir” dedi önce. Sonra benim yıllar öncesi izlediğim bu oyundan hala coşkuyla söz edişimden etkilenmiş olmalı; “ söz, seninle bir oyun çalışması yapacağım” demez mi?
Sevindim çocuklar gibi, bir de onda da yarattığım heyecana. Olur ya da olmaz…
Gecenin bir saatinde okumaya başladım oyunu. Bir yandan da yazmak istedim, bu coşkumu, sevincimi, sizlerle paylaşmak. Arkadaşlarımla.
Artık yazma zamanı. Sabahtan beri facebookta takıldığım yeter. Oysa akşamdan planlamış, sabaha saklamıştım yazacaklarımı, heyecanımı bastırarak. Sabah kalktım ki ne göreyim, Serap'tan bardak bardak çay. İç iç bitmez. Derken bir de soyadı muhabbetine takılmaz mıyım? Koptum. Resmen koptum. Yaklaşık otuz yıldır belki öncesi de vardır da, hani yaklaşık otuz yıldır kadınlar kendi soyatlarını da yasal olarak kullanabiliyolar ya, onun için otuz yıldır diyorum... kafa patlatır dururum bu soyadı işine. Bir çözüm de bulamam. Kocamızın soyadını almazsak babamızınkini alacağız, kaçarı yok. Sonuçta tüm soyatları ataerkil.
Ana konuma, asıl yazmak istediklerime dönecek olursam... Asıl yazmak istediğim konum "Yusuf ile Menofis". Az sonra:)
7 Nisan 2014 Uzun zamandır hiç bu kadar emek vererek, bu kadar özenerek, bu kadar güzel bir yemek yapmamıştım. Hatta ilkti desem... Enginarda ilkti bu emek. Enginarları buzluktan çıkardım, buzlarını erittim. Aldığım iç baklaların tek tek kabuklarını soydum (bir ardaşımın önerisiydi), , kurutulmuş domateslerle birlikte, bolca soğan ve maydonoz da doğradım, biraz su ekleyerek hafif ateşte bir güzel pişirdim ( Tarifi tamamen bana ait). Hangi arkadaşımı davet etsem de bu güzel yemeği ziyafete dönüştürsem diye düşündüm arada. Pişmiş mi diye tadına baktım. Çok güzel pişmişti, aslında nefisti. Ama tuz ve limon katmadığımı fark ettim. Biraz tuz ve limon ekleyerek yine ateşi yaktım. Biraz da tuzuyla pişsin istedim. Ah ki ah! Yakmaz olaydım. Fena yakmışım:(
Abhazca okur yazarlığı öğreniyorum: Biraz kendimden, yeni bir dil! öğrenmenin, yavaş yavaş okuyabiliyor olmanın çoşkusundan sözetmek isterim. Geçen yıl sadece iki ay gidebildim ana dilim Abhazca kursuna. Yıllar yılı böyle bir kurs arayışım sürmüştü ve muştulu haber Abhazya'daki facebook arkadaşımdan, Hayri Bey'den geldi. İst. Abhaz Kültür Derneği'nde Abhazca kursu açılmıştı nihayet. Derken diğer facebook arkadaşım, Zerrin'cim de bana mesaj göndermiş. Çok sevindim.
Doğduğum andan beş yaşıma gelene dek duyğum ve konuşabildiğim tek dil olan Abhazca'yı, zaman içinde, kullanmaya kullanmaya unutmaya yüz tutumuştum. Ne zaman anımsadığım kadarıyla Abhazca'mı yazıya dökmeye çalışsam, yaşadığım düş kırıklığıydı. O kadar değişik sesler vardı ki dilimde, olasızdı türkçedeki harflerle seslendirebilmem. Her gün sadece bir kaç dakika, Abhazca alfabemi açıyorum ve bir sayfasını okumaya çalışıyorum. Giderek "ben bu işi başaracağım" duygum öne çıkıyor. Zenginleşiyorum. Öğrendiğim, okuyabildiğim her bir sözcük, her tümce bana biraz daha "gayret, ha gayret" dedirtiyor. Bu kadar çok ses çeşidinin olması beni heyecanlandırıyor. Bana zengin ve köklü bir anadilim dilim olduğunu düşündürüyor.
Dün yine kendime bir Beyoğlu ısmarladım: Beyoğlu bambaşka bir enerji, bambaşka bir yaşam. Cıvıl cıvıl hep. Hep kalabalık. Kalabalıkla baş ederek, bir sağa bir sola kaçarak yürümekten aslında ne etrafınızı ne de kimseyi görebilirsiniz. O kadar ki, 30 yıldır önünden geçmiş olduğum Rumeli Han'ın tepesine dün ilk kez bakmış olduğumu fark ettim. İlk kez o görkemli ve eski (yanlışım varsa düzeltin, 1887de yapılmış) binanın üst köşesindeki minik kubbeyi fark ettim. Bir garip hissettim.
Belki yine de farketmezdim. Dün, her zamanki gibi, ne zaman işim Taksim'e düşse, zamanım da varsa Beyoğlu Tünel'e kadar yürüyüp geri dönmek üzere, mahşeri kalabalığı yara yara Tünel'e ulaştım. Uzaklardan gelen muhteşem üflemeli çalgılar orkestrası benim adımlarımı hızlandırdı, kalbim heyecanla atmaya başlamıştı bile. Az önce erkek kardeşim her zamanki muzipliği ile “11 mayıs 11 mayıs anneler bayramı…” yazan nükteli bir mesaj göndermişti bana. Adeta 1 Mayıs marşı gibi. Mesajını okuduğumda içim bayram etmişçesine onu aradım. Beyoğlu’nda olduğumu söyledim. Bana "benim adıma kendine İnci'den bir profiterol ısmarla" dedi. Ben de nazlandım, istemem dedim. O zaman "....'dan bir dondurma ısmarla kendine" dedi. Ben de hadi fazla naz yapmayayım dedim, onu kırmayayım. Tamam dedim. Yemedim aslında. Ama sanırım dün kendime yeni bir "Beyoğlu" ısmarladım.
"Boss Band of Street" bir Macar topluluğu. Her türlü üflemeli çalgılar, davul ve trampetten oluşmuş, 7 ya da 8 kişilik bir grup. Yaklaşık bir saat belki de daha fazla, muhteşem bir konser verdiler, Tünel'in karşısında, belediyenin monte ettiği minik açık hava sahnesinde. Mıhlandım kaldım. Bitene dek heyecanla izledim. Çoktan coşkulu bir kalabalık oluşmuştu ben oraya ulaştığımda. Kalabalık giderek arttı. Hareketli parçalara eşlik edenler ise genellikle yabancılar, turistler ve çocuklardı. 3- 4 yaşındaki çocukların müziğe doğaçlama eşlik edişleri, görülmeye değerdi. Böyle zamanlarda hep Engin Gençtan’ın “yaşayanlar ve yaşayanları seyredenler” cümlesi gelir aklıma. Toplum olarak ne kadar tutuk ve kendimizi içimizden geldiği gibi ifade etmekte zorlandığımızı düşünürüm. Seyredenlerdeniz sanırım. Ben de biraz öyleyim. Giderek açıldık.
Ben hem müziği dinleyip hem de kalabalığı izlerken, böylesi düşüncelerle de çıkarsamalar yaparken, bir yandan da tam karşımadaki binaya ilişti gözüm. Muhteşem oymalarını, balkon süslemelerini de hayranlıkla izledim. Ne güzel bir binaydı. Hiç bu gözle bakmamıştım. Bu farkındalığım, dönüş yolunda, içimde depoladığım o coşkulu müzikle yürürken, tüm binalara yeniden, başka bir gözle bakarak yürümeme de vesile oldu. Bu kez tüm dikkatim sağa sola çarpmadan yürüme derdinden çok, güzel, eski binaların ayrıntılarına bakmakla sürdü. Tam o sırada Markiz’i gördüğümde Serap’ı düşündüm. O da burada olmalıydı dedim. "Markiz" demek Serap demekti benim için. İçimden kulağını çınlattım. Derken sağdaki bir sokakta bir ok gördüm "Masumiyet Müzesine gider" diye yazan. Güldüm. Ne aramıştık Serap orayı. Aksaray'daki 7 katlı Antikacılar Çarşısını da karış karış gezmiştik o sayede.
İşte bu keşiflerle yürürken gördüm Rumeli Han'ının tepesindeki o sevimli minik kubbeyi. Bir kez daha gidersem içine de girip yaşamıma yaşantılarla katmak istediğim bu muhteşem binayı.
Bir de İstanbul’da bir gurup ısmarladım kendime, güneşi batırırken.
1998 yılıydı, leylekler buluşturdu beni önce Validebağ'la. Leylekler hala konaklayabilsin bu eşsiz korulukta diye yıl boyu eylemler yaptık. İstanbul'un mezarlıklar ve askeri alanlar dışındaki en büyük ve TEK yeşil alanı Validebağ için yek vücut olduk. Sesimizi tüm İstanbul duydu, akın etti tüm çevreciler. Durdurduk yapılaşmayı. Daha bir kenetlendik, örgütlendik. Her hafta buluştuk. Bilimsel toplantılar, konferanslar, çöp tolama günleri... Varsa yoksa Validebağ. 1999 yazında, bir pazar günü, bir kuş bilimcisi-gözlemcisi ile yaptığımız, gün boyu süren gözlemimizde, Validebağ'daki değişik kuş türlerini saptayıp, kuş dürbünleriyle, yanıbaşımızdaymışçasına seyreylediğimiz değişik kuşlar içinden en çok kargalar kaldı aklımda. Sanırım 6-7 tür karga görebilmiştik. Dünyanın rengi en güzel gözlü canlısının karga olduğunu orada öğrenmiştim. O gün bu gündür çocukluğumuzda belleğimizde kazınan aptal ve hızrsız kargayı hayranlıla izlerim. Validebağ Koruluğu İstanbul'un göbeğinde ve İstanbul'un tek en büyük yeşil alanı. Üstelik leylekler hala buralara uğramakta! Yıllardır rantın pençesine kaptırmamak için canla başla savaşım verdiğimiz, doğal yaşamın, kuşların, sincapların, börtü böceğin ve de biz insanların neredeyse tek sığınağı Validebağ için yine tek yürek olalım.
8 Mayıs 2014
YanıtlaSilÜç tam günümü 4 yaşındaki torunumla geçirdim. Annesi iş gezisindeydi. Bol bol resim yaptık. Evcilik oynadık. Uyurken masal okuduk. Yemek yerken birbirimize bilmeceler sorduk.
Onun sormayı en sevdiği bilmece "ben giderim o gider, arkamda tintin eder" olanıydı. Ben de ona "küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk" u öğrettim. Bir de "biz biz idik, 32 kız idik..., çarşıdan alınmaz, mendile konulmaz, ondan tatlı bir şey olmaz ve yer altında sakallı dede" yi. Yemekten sonra bilmecelerin resimlerini çizdik. Bir insan resmi çizdikten sora gölgeyi sihay tonlarda çizelim dedim. Hemen sarı boyayı aldı ve üst köşeye ışınlarını saçan güneş resmi yaptı "güneş buradan vuruyor" diyerek. Bu kez yanıma fotoğraf makinası almamıştım özellikle, sanki onu resmettiğimi ya da videoya aldığımı fark ettiğinde biraz huzuru kaçıyor ya da doğallığını yitiriyor gibi hissediyordum son zamanlarda. Ama keşke bizi çeken birleri olsaymış duygusunı yaşadım, paylaşamak isterdim.
Çizmekle kalmadık bir de canlandırdık gölgeyi. O giderken ben onun gölgesi oluyordum. Sonra rol değiştirip ben giden, o da benim gölgem oluyordu. Üç gün boyunca bu bilmeceler ve özellikle gölge oyunu bir seramoniye dönüştü. Çok keyifliydi.
İngilizce'nin emperyalist bir dil olmasına zerre kadar itirazı olmayanların, bu ülkede yaşayıp farklı ulus, kültür, kökenlerden gelip, doğumlarından itibaren ailelerinde, köylerinde, büyüdükleri ortamda doğal olarak öğrendikleri, konuştukları, duydukları, beslendikleri ana dillerini konuşmak, duymak, unuttuklarını öğrenmek, "dilim yeryüzünden silinmesin, unutulmasın sonsuza dek yaşasın" demelerini anlayamamalarını anlayamıyorum.
YanıtlaSil23 Nisan 2014 "Çocuk Bayramı Vesilesiyle"
YanıtlaSilKUM HAVUZLARININ ÇOCUKLARIMIZIN YAŞAMINDAKİ ÖNEMİ:
Olağanüstü anlardır aslında minik kum tanecikleriyle oynamak. Kimi kovası küreğiyle, kimisi ayakkabılaırını çıkararak, alabildiğince ögürdür kum havuzlarında. Kovası ve küreği olanın yanına illa ki sokuluverir başka başka minikler. Kıskanır önce küreğini kovasını minik kız. Ama bir de bakmış ki elinden uçup gitmiş hem kova hem de kürek. Bir mücadele başlar, derken yeni bir oyun kurulur. Kova ve kürek amaç değil araç olur oyun kurmaya. Bir grup çocuk başlarlar kumdan kaleler yapmaya!
Hem paylaşmayı hem oyun kurmayı öğrenir. Hayatın minik provalarındandır, her oyunun olduğu gibi.
Benim bir önerim ya da sorum var, kum havuzları hakkında. Çocuk parklarına yapılan kum havuzlarını nasıl çoğaltabiliriz? Çocuklarımızın hem bedensel hem ruhsal gelişminde çok büyük önemi olan kumu onların oyun alanlarına, yaşam alanlarına nasıl ulaştırabiliriz? Kumla oynayan çocuk konsantrasyonunu uzun süre sürdürebilir, enerjisini sağlıklı bir şekilde boşaltır, öfkesini kontrol altına almayı öğrenir, hiperaktivite sorunu olan çocukların en değerli malzemesidir kum. Küçük kas gelişimine çok büyük katkısı vardır kumla avuç avuç, doyasıya oynamanın. Dahası yumuşak bir zemindir, çocuk rahatlıkla koşar, düşer kalkar ama yaralanmaz. Sert zeminde hoplamadığı için iskelet sistemi de olumsuz etkilenmez. Daha saymakla bitmez yararları vardır.
Ne yazık ki giderek son derece sağlıksız ve pedagojik hiç bir değeri olmayan süngere benzer garip, sentetik malzemeler ya da katran- zift karıştırılmış asfalt, beton bozması garip siyah malzemeler kullanılır oldu kum havuzları yerine. Muhtemelen de kanserojen malzemeler bunlar. Ne acıdır ki ehil olmayan kişiler boy gösterir oldu her alanda. Kimse bir uzmanına soralım deme gereği duymuyor şu "bilgi" çağında. Hızla betonlaşan İstanbul'umuzda var olan güzelim kum havuzları da katranlı- ziftli karışımlarla yok edilmekte ne yazık ki:( Ne dersiniz?
14 Nisan 2014
YanıtlaSilYusuf ile Menofis
Dün Kadıköy sokaklarında gezerken, Derya ile bir de kitapçıya uğradık. O alacaklarını aldı ben de öylesine kitap tezgahlarına göz gezdirirken birden Yusuf ile Menofis’i gördüm, Usta ozan ve yazar Nazım’ın bir oyunu. Yıllar, yıllar önce izlemiştim. 1976 yılı olmalı. Ankara DAST’da. “Devrimci Sanat Tiyatrosu” açılımı. Hayranlıkla izlediğim, tadına doyamadığım, belki de hayatımın en güzel müzikal tiyatro oyunuydu. Ustanın oyununa yaraşır bir sahnelenişti. Verdiği devrimci mesajla birlikte, o çekiçlerin taşlara vurdukça çıkardığı muhteşem sesler, ritm hala kulaklarımda. Sözler müzikleriyle belleğimde. Şu an hem mırıldanıp hem yazıyorum; “ Aptal, sersem eşek Yusuf, pis İbrani köle…” diye başlayıp süren.
Bir an tereddüt ettim kitabı alıp almamakta. Öylesine çok kitap var ki okunacak sırada. Üç beş yıl önce yine bir sürü tiyatro - oyun kitapları almış, biraz göz gezdirip, raflara kaldırmıştım. Ama bende bunca yıldır iz bırakan bu güzel oyunun anısına çok da düşünmedim, aldım kitabı.
Bir hayalim de amatör oyunlar sergileyebilmek komşularımla. Birkaç kez söz ettim ama kimse benim kadar hayalperest değil, ulaşamıyorum onlara. Yine bir umut, duygularımdan ve Yusuf ile Menofis’in bende bıraktığı etkiden heyecanla söz ettim can dostum Derya’ya. Ardından “neden olmasın, seninle iki kişilik amatör bir oyun hazırlayabiliriz belki de” dedim. “Benim ezberim hiç iyi değildir” dedi önce. Sonra benim yıllar öncesi izlediğim bu oyundan hala coşkuyla söz edişimden etkilenmiş olmalı; “ söz, seninle bir oyun çalışması yapacağım” demez mi?
Sevindim çocuklar gibi, bir de onda da yarattığım heyecana. Olur ya da olmaz…
Gecenin bir saatinde okumaya başladım oyunu. Bir yandan da yazmak istedim, bu coşkumu, sevincimi, sizlerle paylaşmak. Arkadaşlarımla.
Artık yazma zamanı. Sabahtan beri facebookta takıldığım yeter. Oysa akşamdan planlamış, sabaha saklamıştım yazacaklarımı, heyecanımı bastırarak. Sabah kalktım ki ne göreyim, Serap'tan bardak bardak çay. İç iç bitmez. Derken bir de soyadı muhabbetine takılmaz mıyım? Koptum. Resmen koptum. Yaklaşık otuz yıldır belki öncesi de vardır da, hani yaklaşık otuz yıldır kadınlar kendi soyatlarını da yasal olarak kullanabiliyolar ya, onun için otuz yıldır diyorum... kafa patlatır dururum bu soyadı işine. Bir çözüm de bulamam. Kocamızın soyadını almazsak babamızınkini alacağız, kaçarı yok. Sonuçta tüm soyatları ataerkil.
YanıtlaSilAna konuma, asıl yazmak istediklerime dönecek olursam... Asıl yazmak istediğim konum "Yusuf ile Menofis". Az sonra:)
7 Nisan 2014
YanıtlaSilUzun zamandır hiç bu kadar emek vererek, bu kadar özenerek, bu kadar güzel bir yemek yapmamıştım. Hatta ilkti desem... Enginarda ilkti bu emek. Enginarları buzluktan çıkardım, buzlarını erittim. Aldığım iç baklaların tek tek kabuklarını soydum (bir ardaşımın önerisiydi), , kurutulmuş domateslerle birlikte, bolca soğan ve maydonoz da doğradım, biraz su ekleyerek hafif ateşte bir güzel pişirdim ( Tarifi tamamen bana ait). Hangi arkadaşımı davet etsem de bu güzel yemeği ziyafete dönüştürsem diye düşündüm arada. Pişmiş mi diye tadına baktım. Çok güzel pişmişti, aslında nefisti. Ama tuz ve limon katmadığımı fark ettim. Biraz tuz ve limon ekleyerek yine ateşi yaktım. Biraz da tuzuyla pişsin istedim. Ah ki ah! Yakmaz olaydım. Fena yakmışım:(
31 mart 2014
YanıtlaSilAbhazca okur yazarlığı öğreniyorum: Biraz kendimden, yeni bir dil! öğrenmenin, yavaş yavaş okuyabiliyor olmanın çoşkusundan sözetmek isterim. Geçen yıl sadece iki ay gidebildim ana dilim Abhazca kursuna. Yıllar yılı böyle bir kurs arayışım sürmüştü ve muştulu haber Abhazya'daki facebook arkadaşımdan, Hayri Bey'den geldi. İst. Abhaz Kültür Derneği'nde Abhazca kursu açılmıştı nihayet. Derken diğer facebook arkadaşım, Zerrin'cim de bana mesaj göndermiş. Çok sevindim.
Doğduğum andan beş yaşıma gelene dek duyğum ve konuşabildiğim tek dil olan Abhazca'yı, zaman içinde, kullanmaya kullanmaya unutmaya yüz tutumuştum. Ne zaman anımsadığım kadarıyla Abhazca'mı yazıya dökmeye çalışsam, yaşadığım düş kırıklığıydı. O kadar değişik sesler vardı ki dilimde, olasızdı türkçedeki harflerle seslendirebilmem. Her gün sadece bir kaç dakika, Abhazca alfabemi açıyorum ve bir sayfasını okumaya çalışıyorum. Giderek "ben bu işi başaracağım" duygum öne çıkıyor. Zenginleşiyorum. Öğrendiğim, okuyabildiğim her bir sözcük, her tümce bana biraz daha "gayret, ha gayret" dedirtiyor. Bu kadar çok ses çeşidinin olması beni heyecanlandırıyor. Bana zengin ve köklü bir anadilim dilim olduğunu düşündürüyor.
12 Mayıs 2014
YanıtlaSilBeyoğlu’nda 1
Dün yine kendime bir Beyoğlu ısmarladım: Beyoğlu bambaşka bir enerji, bambaşka bir yaşam. Cıvıl cıvıl hep. Hep kalabalık. Kalabalıkla baş ederek, bir sağa bir sola kaçarak yürümekten aslında ne etrafınızı ne de kimseyi görebilirsiniz. O kadar ki, 30 yıldır önünden geçmiş olduğum Rumeli Han'ın tepesine dün ilk kez bakmış olduğumu fark ettim. İlk kez o görkemli ve eski (yanlışım varsa düzeltin, 1887de yapılmış) binanın üst köşesindeki minik kubbeyi fark ettim. Bir garip hissettim.
Belki yine de farketmezdim. Dün, her zamanki gibi, ne zaman işim Taksim'e düşse, zamanım da varsa Beyoğlu Tünel'e kadar yürüyüp geri dönmek üzere, mahşeri kalabalığı yara yara Tünel'e ulaştım. Uzaklardan gelen muhteşem üflemeli çalgılar orkestrası benim adımlarımı hızlandırdı, kalbim heyecanla atmaya başlamıştı bile. Az önce erkek kardeşim her zamanki muzipliği ile “11 mayıs 11 mayıs anneler bayramı…” yazan nükteli bir mesaj göndermişti bana. Adeta 1 Mayıs marşı gibi. Mesajını okuduğumda içim bayram etmişçesine onu aradım. Beyoğlu’nda olduğumu söyledim. Bana "benim adıma kendine İnci'den bir profiterol ısmarla" dedi. Ben de nazlandım, istemem dedim. O zaman "....'dan bir dondurma ısmarla kendine" dedi. Ben de hadi fazla naz yapmayayım dedim, onu kırmayayım. Tamam dedim. Yemedim aslında. Ama sanırım dün kendime yeni bir "Beyoğlu" ısmarladım.
"Boss Band of Street" bir Macar topluluğu. Her türlü üflemeli çalgılar, davul ve trampetten oluşmuş, 7 ya da 8 kişilik bir grup. Yaklaşık bir saat belki de daha fazla, muhteşem bir konser verdiler, Tünel'in karşısında, belediyenin monte ettiği minik açık hava sahnesinde. Mıhlandım kaldım. Bitene dek heyecanla izledim. Çoktan coşkulu bir kalabalık oluşmuştu ben oraya ulaştığımda. Kalabalık giderek arttı. Hareketli parçalara eşlik edenler ise genellikle yabancılar, turistler ve çocuklardı. 3- 4 yaşındaki çocukların müziğe doğaçlama eşlik edişleri, görülmeye değerdi. Böyle zamanlarda hep Engin Gençtan’ın “yaşayanlar ve yaşayanları seyredenler” cümlesi gelir aklıma. Toplum olarak ne kadar tutuk ve kendimizi içimizden geldiği gibi ifade etmekte zorlandığımızı düşünürüm. Seyredenlerdeniz sanırım. Ben de biraz öyleyim. Giderek açıldık.
Ben hem müziği dinleyip hem de kalabalığı izlerken, böylesi düşüncelerle de çıkarsamalar yaparken, bir yandan da tam karşımadaki binaya ilişti gözüm. Muhteşem oymalarını, balkon süslemelerini de hayranlıkla izledim. Ne güzel bir binaydı. Hiç bu gözle bakmamıştım. Bu farkındalığım, dönüş yolunda, içimde depoladığım o coşkulu müzikle yürürken, tüm binalara yeniden, başka bir gözle bakarak yürümeme de vesile oldu. Bu kez tüm dikkatim sağa sola çarpmadan yürüme derdinden çok, güzel, eski binaların ayrıntılarına bakmakla sürdü. Tam o sırada Markiz’i gördüğümde Serap’ı düşündüm. O da burada olmalıydı dedim. "Markiz" demek Serap demekti benim için. İçimden kulağını çınlattım. Derken sağdaki bir sokakta bir ok gördüm "Masumiyet Müzesine gider" diye yazan. Güldüm. Ne aramıştık Serap orayı. Aksaray'daki 7 katlı Antikacılar Çarşısını da karış karış gezmiştik o sayede.
İşte bu keşiflerle yürürken gördüm Rumeli Han'ının tepesindeki o sevimli minik kubbeyi. Bir kez daha gidersem içine de girip yaşamıma yaşantılarla katmak istediğim bu muhteşem binayı.
Bir de İstanbul’da bir gurup ısmarladım kendime, güneşi batırırken.
21 Mart 2014
YanıtlaSil1998 yılıydı, leylekler buluşturdu beni önce Validebağ'la. Leylekler hala konaklayabilsin bu eşsiz korulukta diye yıl boyu eylemler yaptık. İstanbul'un mezarlıklar ve askeri alanlar dışındaki en büyük ve TEK yeşil alanı Validebağ için yek vücut olduk. Sesimizi tüm İstanbul duydu, akın etti tüm çevreciler. Durdurduk yapılaşmayı. Daha bir kenetlendik, örgütlendik. Her hafta buluştuk. Bilimsel toplantılar, konferanslar, çöp tolama günleri... Varsa yoksa Validebağ. 1999 yazında, bir pazar günü, bir kuş bilimcisi-gözlemcisi ile yaptığımız, gün boyu süren gözlemimizde, Validebağ'daki değişik kuş türlerini saptayıp, kuş dürbünleriyle, yanıbaşımızdaymışçasına seyreylediğimiz değişik kuşlar içinden en çok kargalar kaldı aklımda. Sanırım 6-7 tür karga görebilmiştik. Dünyanın rengi en güzel gözlü canlısının karga olduğunu orada öğrenmiştim. O gün bu gündür çocukluğumuzda belleğimizde kazınan aptal ve hızrsız kargayı hayranlıla izlerim. Validebağ Koruluğu İstanbul'un göbeğinde ve İstanbul'un tek en büyük yeşil alanı. Üstelik leylekler hala buralara uğramakta! Yıllardır rantın pençesine kaptırmamak için canla başla savaşım verdiğimiz, doğal yaşamın, kuşların, sincapların, börtü böceğin ve de biz insanların neredeyse tek sığınağı Validebağ için yine tek yürek olalım.
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil